17 Haziran 2009 Çarşamba

Karar almak & vermek

http://www.facebook.com/video/video.php?v=76543633774&ref=nf

Ne kadar çok seçim yapmak zorundayız. Eve hangi yoldan gitmeliyim? Yemeğe kaçta çıkmalıyım? Üzerine çay içmeli miyim? Ne yemeliyim? Arasam mı? Beklesem mi? Yatsam mı? Kalksam mı? Hangi filmi izlesem? Hangi müziği dinlesem? Akşam arkadaşa mı gitsem? Hangi gömleği giysem? Yürürken kolumu sallasam mı? vs...

İnsan olmak zor be! Bir bakıma karar almak düşünmek demek. Düşünmek de yorucu bir aktivite olduğuna göre çok yorulan insanlar çok karar alanlardır çıkarımını yapmak yanlış olmaz herhalde.

Bazı kararları almak zordur, hatta akıl olarak çok zorlanır, düşünür taşınır bir yere varamayız. "Ne olacaksa olsun"a geliriz en nihayetinde. Çünkü o kararları almaya çalışmak müneccimlik yapmaya benzer. Yanlış film seçiminde 2 saatiniz heba olabilir ama yanlış kişiyle evlendiğinizde bir ömür telafisi olmayacak şekilde berbat olabilir. Ya da tam tersi. Ama işin zor kısmı bunu evlenmeden bilemiyor olmak.

Evlenmek dedim ama mevzu mühim o açıdan yani. İnsanın hayatında aldığı en önemli kararlardan biri. Diğeri de meslek seçimi. Gerçi bakarsak kim çalıştığı mesleği mantıklı bir karara vararak seçtiki! Bir sınav sonucunda yerleştik bize "en uygun" mesleklere. Belki de evlilikte de böyle bir şey olmalı :) Ne bileyim evlendirme daireleri bu sene x kişi evlenecek deyip sınav yapmalı aynı yüzdelik dilime düşen kadın ve erkekler birbiriyle evlenmeli. Ohhh! Dert yok tasa yok. Bir şey oldu mu at boku devlete.

- Böyle sistem mi olur kardeşim insanın hayatına 3 saatte yön veriyorlar.




Facebook Ads

Akşam üzeri Facebook Ads'e kaydettim filmarasi.com'u. Günlük 2$ ve click başına da 3 cent ödeyeceğim. Bu rakamları reklam veren belirliyor ama düşük olursa da bu züğürt olsa gerek deyip pek yayınlamıyor anladığım kadarıyla. Bir kaç saat oldu kaydedeli şimdiden 14 kez tıklanmış görünüyor, 41 cent de borçlanmışım :) ama siteye bakıyorum pek öyle gelen de olmamış.

Facebook akıllı ol, yeme beni!

Duet for Microsoft Office and SAP

Efendim bu hafta 4 günlük Microsoft eğitimi vardı. Konu, Duet denilen bir zamazingo. Aha da linki:

Afedersiniz verdiler elimize 400 sayfalık bir kitap, 3 gündür kurmaya uğraşıyoruz, yarın son gün. Dikkat edin kurmaya çalışıyoruz, yani hala kuramadık.

Peki nedir bu Duet?
Duet, Microsoft'un Office uygulamaları ile SAP'i entegre eden bir ara yazılım, yani bir nevi köprü. SAP'nin o buz gibi ekranına gitmeden HR, CRM, SRM ve bir iki ıvır zıvırın onay mekanizmasının, kontak görüntülemenin yapıldığı Office Add-in'i.

Client tarafında pek bir şey görünmese de arka tarafta neler dönüyor neler! Bu güzel olduğu anlamına gelmiyor tabi. Yaptığı işe nazaran arka tarafta kurulan sistem çok çok büyük, karışık, bakım maliyeti yüksek, hata götürmeyen abidik bir şey. Kursa katılan 20 kişi 3 gündür ne yaptığını anlamadı o derece yani. Problem Türklerde desek değil envai çeşit milletten adam var, hatta SAP'ın ana vatanından da insanlar var. Problem tamamen SAP'nin yazılım mantığında.

Microsoft tarafında konfigurasyonlar alışıldığı üzere kolay ama SAP Backend, Portal, Duet, vs... (var böyle bir kaç şey daha) içerisinde yapılan konfigurasyonlar hem çok fazla hem gereksiz. Gereksiz derken, program kuruyoruz kardeşim, benim doldurmama gerek olmayan alanları doldur geç, ben de keyfime bakayım, herşeyi neden programı kurana yüklüyorsun? Ayıp yahu! Allah Basis'çilere sabır versin diyorum. İllet bir şeymiş onu anladım.

Tahminimce bu da SAP'nin pazarlama fikirlerinden geliyor. Şöyleki: programları kurmak ne kadar karmaşık olursa, çalıştırmak, bakımını yapmak ne kadar zor ve karışık olursa o derecede danışmanlık satılabilir. Şu da bir gerçekki SAP sadece program satsa idi bu kadar büyük olamazdı. Eli kolu bu kadar uzamazdı.

Bir yazılımcı olarak SAP'nin ürünlerinden hiç hazzetmiyorum bu da tarihe not düşüle!

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Yeti

Bazen söylenecek çok şey olduğu halde cümleyi toparlayıp mantıklı bir şeyler söylemek zor gelir. Yaşamın kendi dilinizde söylediklerini bir tek siz anladığınızdan bir başkasına anlatmaktan daha doğrusu anlatamamaktan çekinirsiniz. Ya anlamazlarsa, ya yargılarlarsa? Cümle bir türlü toparlanamaz çünkü anlamayacaklarını ummak anlamalarını beklemekten daha garantidir.

Modern insan sırlarını paylaşmaktan köşe bucak kaçmakta ve kalabalıklar içerisinde yalnızlığa sürüklenmekte. Yani biz, modernizmi isteyen ama modern oldukça teknolojinin ve kültürün son kademelerine ulaştıkça yalnızlaşan insanlar Facebook'ta olduğu gibi arkadaş adedi ile sosyalliğini ölçen biçareler yalnızlıktan kurtulamayacağız. İnternet ortamında "chat" yaparken türlü gizli kapaklı sırlarımızı "elin adamına/kadınına" anlatırken, yanı başımızdakilerle, dost dediklerimizle "geyik" muhabbetinden öteye geçemiyorken, hak etmiyor muyuz sizce de yalnızlığın çirkin yüzünü?

Bir anlamda da dertlerimizi ve sevinçlerimizi paylaşmıyor olmak kendi öğretimimizin de önüne geçiyor gibi. Şunu biliyorum ki aklınızdaki bir soruya yine siz cevap verebilirsiniz ve çoğunlukla bu cevap bir başkasına anlatırken karşınıza çıkar. Çünkü kendi kendinize konuşurken hep aynı sınırlara çarparsınız, yılların, çevrenizin, ailenizin, dininizin, milletinizin koyduğu ve sizi o yaşa getiren, sınırlayan kabullere çarpar ve çıkamazsınız. Bir başkasına anlatmak ise onun sınırlarını tahmin edemediğiniz için daha geniş düşünmenize yol açar. Facebook nesli olarak sanırım en çok özgür düşüncenin faydalarından feragat etmekteyiz. 

Cümleleri toparlayamıyoruz çünkü dertlerden kaçmanın en iyi yolunun gülmekten geçmekte olduğunu zannediyoruz. Oysaki insanın en doğal davranışı ağlamaktır. Doğumla gelen bir hediye. Gülmek anlık olarak dertleri sümen altı etse de ağlamak öyle değildir, göz yaşı vücudun ürettiği salgıdan öte bir şeydir. Çünkü o an savunmasızsınız, güçsüz görünmek korkusunun ötesindesiniz, özgürsünüz, yargılanma algısını yıkmışsınız ve sizsiniz, hiç bir perdenin arkasına saklanma ihtiyacı duymazsınız.

Çağımız paylaşmanın "o an" ne yaptığını bir kutucuğa yazmak olduğunu düşünenlerle dolmakta. Çağımız yıllarca omuz omuza yürüdüğü insanları bir tehlike olarak gören, güvensizlik duyan, sırtını döndüğünde arkasından konuşan insanlarla dolmakta.

Yitirdiğimiz şeylerin bizi insan yapan temel elementler olduğunun farkında mısınız? Yoksa tersten mi yazmalıyım modaya uyarak? Daha çok ilginizi çekebilir böylece.

Bir bilişimci olarak "keşke yontma taş devrinde olsaydık" diyorum bazen. İnsanların farklı boyutlardaki kutular (tv, pc, vs...) içerisine kafalarını gömüp geri kalan her şeyi yok saymaları çok saçma geliyor. Ben küçülen dünyayı değil küçük dünyamı daha çok seviyorum ve bunun içerisinde konuşabileceğim, yargılamalarından korkmadığım, güvendiğim ve bana güvenen insanları istiyorum. Sanalın şekilsizliğinden ve güvensizliğinden hoşlanmıyorum ve hiç bir zaman da hoşlanmayacağım. Yan masaya rakı gönderirken bir butona tıklamak istemiyorum, bardağın dibini masaya vurup "sağlığına" demek dururken. 

Bazen söylenecek çok şey olduğu halde cümleyi toparlayıp mantıklı bir şeyler söylemek zor gelir. Kendinden uzaklaşmanı sağlayacak her söz ağızdan kolay çıkarken, bulmanı sağlayacak her bir harf zor çıkar. Hele ki konuşma yetisini kaybetmişsen...

24 Mayıs 2009 Pazar

Ertelemek



"Oysa hepsinin ötesinde en büyük hatam kafamda bitirdiğim ve bir gün mutlaka söyleyeceğim dediğim şeyi ertelemekti. Ertelemek. Sanki yarınınızdan eminsiniz gibi verdiğiniz o karar."