11 Ekim 2010 Pazartesi



all around me are familiar faces,
worn out places, worn out faces,
bright and early for their daily races
going nowhere, going nowhere,

and their tears are filling up their glasses,
no expression, no expression,
hide my head, i want to drown my sorrow,
no tomorrow, no tomorrow,

and i find it kind of funny,
i find it kind of sad,
the dreams in which i'm dying
are the best i've ever had.

i find it hard to tell you,
cause i find it hard to take,
when people run in circles,
it's a very, very
mad world mad world mad world mad world

children waiting for the day they feel good,
happy birthday, happy birthday,
made to feel the way that every child should
sit and listen, sit and listen.
went to school and i was very nervous,
no one knew me, no one knew me,
hello teacher, tell me what's my lesson,
look right through me, look right through me





2 Ekim 2010 Cumartesi

Eylül aniden gelir / Sev diyemem



Serin bir sonbahar akşamı... üşümekten ziyade ürperiyorum... metal bir kaşığa dişim değmiş gibi tüylerim diken diken... bu mevsim böyledir rüzgar gelir, Eylül aniden gelir... hüzün mevsimi, doğasında var... ayrılık, yokluk, yitip gitmelerin mevsimi, bitişlerin... yaprakların dalında kurumaya başladığı, amansız bir kışın habercisi... tüylerim diken diken... önümdeki kış değil korkutan, arkamda bıraktığım baharın, yazın, sıcağın, sabahtan ısıtan güneşin yokluğunun acısı... Eylül sadece Eylül değildir... ardında bıraktığı sekiz ayın yorgunluğudur...

Aniden gelir... Eylül... hayat gibi işte, başladığını bilemezsin, bittiğini göremezsin... Ne zaman başlamıştı diye soramadan bitiverir... son duanı ettirmez, son sözünü söyletmez... aniden bitiverir... binlerce sözcük vermiştir geldiğinde, ama konuşmayı bilmezsin buradayım dediğinde, dilin yavaş yavaş çözülür, mevsimin Eylül olduğunu anlaman zaman alır ve pılısını pırtısını toplar giderken, konuşmayı öğrenmişsindir ama elinde yan yana koyacak kelime bulamazsın... giderken...

Mevsiminin adından alır hüznünü... bütün sonların mutlu bitmediğini hatırlatır sanki... üç noktanın ard arda sıralandığında bıraktığı o garip kırılganlığı yaşatır... mevsimi son bahardır ama başladığında sonsuz gibi gelir... aniden gelir, bir an'a sonsuzluğu sığdırır...

Kızamazsın neden geldin diye... karanlık bulutları neden getirdin diye... aydınlığımı neden çaldın diye... neden akşam rüzgarını başıma musallat ettin, neden sabahları yüzüme yağmuru düşürdün diye... adı üstünde Eylül... bilmen gerektiğini bilmeliydin sadece...

En sevdiğin şarkının son bir dakikasıdır Eylül... biteceğini bilmen bitmemesine mani olamıyor... o yüzden son bir dakikada daha dikkatle dinlersin şarkını... o yüzden Eylül'ü beklersin... en sevdiğin şarkının kıymetini bildiğinde son bir kez eşlik etmek için...

Olgunluğun ayıdır Eylül... ne Nisan gibi umut vadeder, ne Temmuz gibi çocuksu şendir ne de Ocak gibi karamsardır... nereden geldiğini bilir ve nereye gideceğini de... "beni de götür" diyesi gelir insanın... götürmez... dudak düşer, küskünlüğü kalır...

Eylül aniden gelir... aşk gibi... hazırlıksız yakalar insanı, hasta eder, halsiz bırakır... ancak yatağa düşüp de ne olduğunu düşündüğünde anlarsın geldiğini... hasretin sıcak bir çorba olur Eylül'ün elinden... hasta ettiğine değil, hasta olduğuna içlenirsin... iyileştiğinde ise gitmek üzeredir... seni kışa hazırlamıştır, bilmezsin...

Ekim gelir ardından... selamını getirir... eski bir dosttan der... bir sonbahar akşamı ürperirsin...

18 Eylül 2010 Cumartesi

In The Name Of The Father / Tanrılar kurban istiyor!


Daniel Day-Lewis ve Pete Postlethwaite'in başrollerinde oynadığı yaşanmış bir dramdan ekrana taşınan oldukça etkili ve ürkütücü bir film. Ürkütücülüğü "adalet" olgusunu sonuna kadar sorguluyor olması ve bu sorgulamayı 1970'lerde yaşanmış gerçek bir hayat hikayesine dayandırıyor olması. Öncelikle gerçek hikayeden bahsedeyim, filmin yorumlanmasına sonrasında devam edeyim.

****İpucu olarak değerlendirecekler okumayabilirler.*****

1970'li yıllarda Irlandada yaşayan Gerry Conlon, IRA (Irish Republican Army / İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ile yaşadığı sorunlar nedeni ile İngiltere'ye yolculuk eder. İngilterede hippi arkadaşlara takılır bir müddet, kafa güzel, cepte beş kuruş parasız gezer tozar. Bir gün Guilford adı verilen askerlerin geldiği bir barda büyük bir patlama olur. 5 kişi ölür ve onlarca kişi yaralanır. Polisin muhbirlerinden, Gerry'nin arkadaş grubundan biri polise sadece Gerry'nin IRA ile ilgili konuştuğunu, İrlandalı olduğunu ve sorunlar yaşadığını söyler. Polis bunun üzerine Gerry'i 3, arkadaşını ve ailesinden babası da dahil 7 kişiyi göz altına alır. Bunların arasında henüz reşit olmamış 2 çocuk da vardır. Polisler, tam o dönemde çıkarılmış bir yasaya göre hareket ederler. Yasaya göre milli tehdit oluşturduğu düşünülen kişiler 7 güne kadar sorgusuz sualsiz göz altında tutulabilirlerdi. Polisler eline geçen yetkiyi illegal olarak kullanır ve işkence altında Gerry ve arkadaşlarından yazılı olarak suçu işlediklerine dair itiraf alırlar. Hukuk mücadelesi 15 yıl sürer. Babası Giuseppe Conlon hapishanede akciğer yetmezliğinden ölür. Dava yeniden açılır, Polisin sakladığı ve sonradan avukat Gareth Peirce tarafından şans eseri ortaya çıkarılan kanıtlar eşliğinde dava yeniden görülür ve masumiyetleri ispat edilir.

****İpucu olarak değerlendirecekler okumayabilirler.*****

İzlemeye başladıktan sonra bana Pardon filmini hatırlattı. Türkiye'de yaşanmış bir olayda 3 kişinin haksız yere 6 yıl hapis yatması hicvedici bir dille komediye vurularak işleniyordu. Burada ise dram ağırlıklı anlatılıyor hikaye. Filmi izleme kararımı vermemde en etkili oyuncu  Pete Postlethwaite oldu. İzlediğim filmleri arasında bir tek kötüsüne denk gelmedim. Öne çıkıp diğer oyuncuları gölgelemek ya da başrol peşinde koşmak niyetinde olmayan sanatını muhteşem derecesinde ortaya koyan bir insan. Her canlandırdığı karakteri ağzım açık izliyorum. Bu filmde de beni yanıltmadı ve oyunculuğu ile en öne çıkan isim olmayı başardı.

Hikaye sunum olarak gayet başarılı ve anlatmak istediğini doğru ve sıralı biçimde anlatıyor. İzlemeye fazlası ile değer bir film. Tek başına bir film olarak değerlendirmek aslında yanlış olur. Bu tür filmler insanlık tarihine birer hediye olarak sunuluyor çünkü. Doğru ve tarafsız anlatılması çok çok önemli. Çünkü insanların aklında Gerry Conlon'ın gerçek hikayesi değil, filmde izledikleri hikayesi kalacaktır. Görsel iletişimin en büyük artısı ya da eksisi de bu. Yanlış anlatıldığı takdirde izleyen ve gerçeği okumaktan üşenen kişilerde yanlış etkiyi çok çabuk ve güçlü biçimde gösterebilir.

Bahsedilen olaylar tarihte "Guildford Four and Maguire Seven" olarak geçiyor. Bu İngiliz adli tarihinde ilk değil, bu olayın gerçekleşmesinden bir sonra yaşanan başka bir olayda da [Birmingham Six] 6 kişi "yanlışlıkla" ömür boyu hapse mahkum ediliyor, olayların gerçek yüzü de 1991'de açığa çıkıyor.

Bu tür olayların altında yatan neden genelde halkı tatmin etme isteği oluyor. Diktatörlük rejimlerinde çok daha keyfileri mevcut ama bizim gibi demokrasiyi uygulamaya çalışan ülkelerde ya elinde güç bulunduran mevkiler [Asker, Hukuk, Siyaset şeytan üçgeni] bu gücü kaybetmemek adına ya da aciz durumda görünmemek adına bu tür yanlış kararlara imza atıyorlar. Ya bilfiil devlet eliyle yaptırılan olaylarla ya da hakikaten gerçek olaylarla yanlış kişilere fatura edilebiliyor. Filmde iki sahne var insanı düşündüren, biri suçlu bulunma diğeri de suçsuz bulunma sahnesi, her ikisinde de halk alkışlıyor, birinde suçu sorgulamadan suçluyu bulan bir anlamda taşlayacakları bir şeytan bulan, diğerinde sadece sanığın değil kendilerinin de hakkını savunan insanlar.

Bir devlet için en büyük tehlike kurumlarında aynı fikre sahip insanları barındırmasıdır. Aykırı, farklı insanların kurumlardan ihraç edilmeleri fikri diktatörlüğü getirir. Buna bütün ideolojiler dahildir. Bir arada masum gibi görünen fikirler tek ses olduğunda her zaman tehlike arzederler. Hele ki bu fikir devletin resmi ideolojisi olursa.

Tarihte buna sıkça rastlanır. Sadece güzel ülkemde olan bir durum değil yani. "Renk ayrımcılığı", "Milliyet ayrımcılığı", "Din ayrımcılığı", "Siyasi fikir ayrımcılığı" bunların en temel olanları ve renk ayrımcılığı haricini de kendi ülkemde rahatlıkla görebiliyorum, onu da yeteri kadar zenci barındırmadığımıza bağlıyorum.

Afrika'da yaşanan soykırımlar, Amerika'da yaşanan Zenci düşmanlığı ve Kominist Parti düşmanlığı, İngiltere'de ve İrlanda'da IRA mücadelesi, Balkanlar'da yaşanan soykırım, Asyadaki Türk soylarına uygulanan soykırımlar, vs... Liste bir hayli uzun. İnsanoğlunun hesabını vereceği günahları çok çok fazla.

Görüldüğü gibi sadece bizde olan şeyler değil. Bütün dünya zaman zaman aptalca davranışlarda bulunuyor. Ama önemli olan cesaret göstererek hatalar ile yüzleşebilmek, bir dönemin işlediği suçu Devletlerin yaşamları boyunca sahiplenmemeleri ve insan faktörünü göz önünde bulundurarak suçu ve suçluları korumamaları.

Devlet idaresinde hiç bir kuruma sınırsız ve sorgusuz yetki verilmemesi, vatandaşların haklarını arayabilmeleri ve soru sorabilmeleri için çok önemli. İnsan idaresindeki herhangi bir kurumun hata yapmayacağı kabulü ile devlet yönetilemez. Buna güvenliğimizi sağlamaktan sorumlu kurumlar, adaletimizi sağlamaktan sorumlu sistemler ve siyaset de dahildir. Eğer böyle bir kabul ile gidersek "bir sağdan bir soldan" çok adam gider, suçsuz yere çok insan hapislerde çürür, çok kişi kayıplara karışır, en kötüsü de geriye kalanlar Devlete, Güvenlik güçlerine ve adalete olan inançlarını yitirirler.

Filmin ve hikayenin en güzel yanı da sanırım en sonunda Adaletin geç de olsa yerini bulması ve devletin bir daha böyle durumların ortaya çıkmaması için önlemler alması, vatandaşının hakkını kendine rağmen korumasıdır.

Mutlaka izleyin efendim.

Saygılar

http://www.filmarasi.com/Movie.aspx?ID=63653
http://en.wikipedia.org/wiki/Guildford_Four_and_Maguire_Seven
http://en.wikipedia.org/wiki/Birmingham_Six
http://en.wikipedia.org/wiki/Irish_Republican_Army

3 Eylül 2010 Cuma

Yitip giden kelimeler



Ak pak bir geceydi, ürperttin beni
Çoktandır ölü zamana ebediyeti verdin
Geç kalmıştım kendime, yetiştirdin beni
Sonsuzlukta yitecek bir an'a ismini verdin

Hüzne boyamıştım yüzümü, gülümsettin beni
Umuda giden yolda omzunu verdin
Serin bir suskunluktu hakkım, seslendirdin beni
Sonlanmayacak bir cümleye ezgini verdin

Korkuyordum yalnızlıktan, uyuttun beni
Şefkatle okşayıp başımı, dizini verdin
Bir çocuktum sana vardığımda, büyüttün beni
Yokluğu, sensizliği, sızını verdin

Son dediğime ilk dedin, yeşerttin beni
Bir bahar sabahı odama kokunu verdin
İklimim oldun, gittiğinde üşüttün beni
Çıplak ayaklara dikenli taşlı yolunu verdin

Anladım ki hep "ben"de kalmışım onca zamandır
Affet! Varlığına aldandım, unuttum seni
Kabahatli kaybolan değil bulamayandır
Masum bir düşün gölgesinde öptüm seni

02.09.2010 / İstanbul
Fatih Çelik

22 Ağustos 2010 Pazar

Bright Star / Şiir sadece şiirsellikten ibaret değildir.

Sinemada izleme fırsatı bulamadığım arayı sonradan evde elimde çayım ve sigaram ile ekran karşısında kapatmaya çalıştığım son zamanlarda izlediğim en manidar film.

1800'lü yıllarda yaşamış olan John Keats'in Bright Star / Parlak Yıldız adlı şiirinin var oluş hikayesini anlatıyor filmimiz. Filmde geçen şu cümleler aslında filmi az da olsa anlatıyor:
"Şiir sadece şiirsellikten ibaret değildir. O, var olmuş en şiirsellik dışı şeydir."

Film, şiirsel bir ahenkle ilerlese de şiirsellik dışı bir düzene ya da kafiyeye ve yahut şiirsel bir mübalağaya sahip olmayan gerçeklere sırtını dayıyor. Kendine hayran bırakan şiirin, nasıl ortamlarda ne şartlarda oluştuğunun 2 saatlik güncesini ekranda taşıyor. Bunu yaparken şairinin hikayesini ve acıklı sonunu paylaşmayı ihmal etmiyor.

Normal sinema seyircisini zorlayacak bir akışa sahip, aksiyon ya da şaşırtıcı olaylar içermiyor, sadece aşktan, aşkın durgunluğundan ve bağlılığından bahsediyor. Eğer ki durgun filmlerden hoşlanmıyorsanız sıkabilir biraz. Film biraz uzun gelebilir, anlatmak istediğini daha kısa sekanslarla anlatabilirdi ama neticede yönetmenin tercihidir ve kötü olduğunu söyleyemeyiz.

Bahsettiğim durağanlık aşkın oluşumunu anlatmakta çok başarılıydı. Sinemanın çok sevdiği "ilk bakışta aşk" olgusunu bir kenara bırakırsak geriye kalan "bağlılık"ı ancak "saygı" ile anlatabiliriz. Filmin konusuna "birbirine saygı duyan ve aşklarının olgunlaşmasını zamana bırakan iki sevgilinin hikayesi" dersem yanlış olmaz sanırım. Bir şiiri anlatan şiir gibi bir film. Görsel olarak olayların oluş şekline göre şekillenen doyurucu bir film.

Ben Wishaw'ı, "Perfume: The Story Of A Murderer"dan sonra izleme fırsatı bulduğumda anladımki bu adam hakikaten bir romanın içerisinden fırlamış gibi. Romanları ve eski dönem hikayeleri müthiş canlandırıyor. Takip etmekte fayda var.

Parlak yıldız, senin gibi sarsırmaz durabilir miyim?
Semada asılı Ione'un ihtişamı dururken olmaz.
Ve izliyorum, ebediyen kapanan iki göz kapağıyla
Doğanın dayanıklılığı gibi, uykusuz keşiş
Papazın görevi, hareket eden sular
Dünya'nın kıyılarına saf bir boy abdesti
Ya da günahkar bir maskeli baloya bakan gözler
Dağları ve kırları kaplayan karlar
Hayır, hâlâ sarsılmaz, 
Güzel aşkımın olgun göğsünü yatırdım yastığa,
yumuşak iniş ve çıkışlarını
hissetmek için sonsuza kadar
Ebediyen tatlı bir huzursuzluktan uyanmak
Yine de, yine de aldığı o
hassas nefesi duymak
Ve sonsuza kadar yaşamak,
ya da bayılıp, ölmek


bright star, would i were steadfast as thou art —
not in lone splendour hung aloft the night
and watching, with eternal lids apart,
like nature's patient, sleepless eremite,
the moving waters at their priestlike task
of pure ablution round earth's human shores,
or gazing on the new soft-fallen mask
of snow upon the mountains and the moors —
no — yet still stedfast, still unchangeable,
pillow'd upon my fair love's ripening breast,
to feel for ever its soft fall and swell,
awake for ever in a sweet unrest,
still, still to hear her tender-taken breath,
and so live ever — or else swoon to death.

John Keats / Bright Star