24 Kasım 2012 Cumartesi

Turşu suyu

Kendimi bildim bileli derler ya, işte ta o zamanlardan beridir ne zaman Münir Özkul ve Adile Naşit'in filmini izlesem bir sıcaklık kaplar yüreğimi. Hep annem ve babamdan sayarım onları, çünkü çok fazla benzeşirler bizimkilerle. Adile teyze'nin boyu annem gibi kısadır, sevimli bir göbeği vardır, ne zaman duygulansa gözyaşları hemen dökülmeye başlar, hıçkırırken omuzlarından başlar sallanmaya, Münir amca zayıf, yanakları hafif içe çökük, mağrur, Adile teyzeye babamın anneme baktığı gibi bakar.

İkisinin canlandırdığı karakterlerin arasındaki şey, aşkın çok çok ötesidir herhalde. Bir Romeo + Juliet romanındaki şairane, kafiyeli sevdadan, büyük, altından kalkılamayacak sözler söylenenlerden değildir. Senin için ölürüm demezler mesela, bir kafiyeye ihtiyaç duymazlar, yeri gelir susarlar, asıl maksatları beraberce yaşlanmaktır. Turşu suyu için kavga ederler ama sevgileri nihayetinde öfkelerinden üstündür.

Onlar ne zaman kavga etseler, bizimkilerin kavgaları gelir aklıma, konu en az turşu suyu kadar anlamsızdır çünkü :/ Ve sevgileri yıllanmış olsa da gözlerinden okunur, ne kadar göstermemeye uğraşsalar da.
Öyle görmüşler, ayıp bilmişler "seni seviyorum"u ulu orta söylemeyi. Babam babasının yanında ablamı kucağına alıp sevemezmiş ayıp olur diye, kaldıki sevdiceğe "seni seviyorum" diyecek peh. Hiç söylemeden sevmişler birbirlerini. Adile & Münir'in canlandırdığı karakterler de hiç söylemezler "seni seviyorum" diye ama söyledikleri her sözde ışır sevgileri.

Onlara baktığımda görüyorumki; sevgi, sabırla olgunlaşıyor, sabır, sevgiyi büyütüyor.
Feminist/Taş fırın erkeği olmak, modern hayat söylemleri, asıl meseleyi var gücüyle yok etmeye çalışıyor, aslolan karşılıklı anlayış. Yeri geldiğinde kadın, yeri geldiğinde koca esip gürleyecek, öbürü susacak, yeri geldiğinde de diğeri. Haklı ya da haksız olmak bir tarafı üstün kılmıyor çünkü.

Yıllar geçmiş, 30 yılı aşkındır evliler ama hala ne annem ne de babam birbirlerinin ismini söyleyemezler. İsimsiz ve kelimesiz de anlatılabiliyormuş sevgi. Nice senelere canım ailem.

6 Kasım 2012 Salı

Gökyüzünü örteriz yorgan diye üzerimize







Yaya aştım dokuz dağı, seni bulmaya
Suyla doldurdum testimi, damla damla
Ayla dertleştim geceleri, hayal kurarak
Maniler söylerim, şafakla gelen güne.

Gelino, ağır ağır gel benimle,
Gelino, yüksektir kapının eşiği,
Gelino, kaynanan anandır ana gibi,
Gelino, kaynatan babandır baba gibi.

Toprak döşek olur uykumuza,
Gökyüzünü örteriz yorgan diye üzerimize,
Rüzgar sessiz sessiz söyler şarkıyı, ninniyi,
Yıldız mum olur, yanar şükretmeye.
- Gelino -


Başımı ellerimin arasına alıp tünediğim kuytum
Ne kadar varlığına yemin etsem, o kadar yoksun
Sanki dilimde türemiş, tükenmiş eski bir dildesin
Dillendiremem adını, korkarım, unutulursun

- fatih çelik / 06.11.2012 -




1 Kasım 2012 Perşembe

Tango to Evora'nın kendisi oluvermişti aşk



Ne zaman Tango to Evora'nın müziğini duysam askerdeyken çıktığım çarşı iznim gelir aklıma. Askerlik garip bir şeydir, hayatında hiç tanımadığın insanlarla neredeyse 24 saatini beraber geçirirsin, ilk başlarda gardını korurken ve kimseye ser verip sır vermezken bir yerde yelkenleri indirirsin. Yeter ki azıcık güven duyacağın birisiyle tanış, sonrasında derin mevzularda dertleşirken bulursun kendini. Çok şeyler paylaşıldığı için erkeğin liseden sonra unutamadığı ve etkisinden kolay kolay kurtulamadığı bir mazi yığını haline gelir askerlik anıları.

Girne'de kesme taş döşeli ara sokakta ilerliyorduk üç kafadar, sol tarafımızda eskiden kilise olan Osmanlı'nın fethi ile camiye çevrilmiş eski ama oldukça heybetli bir kilise, sağımızda hediyelik eşya satan dükkanlar vardı. Ağır adımlarla ilerliyorduk, az ilerimizden hafiften gitar sesi gelmeye başlamıştı. Her adımda biraz daha artıyordu kulağımızı okşayan müziğin enfes sesi. Sonra keman eşlik etti, sancıyan bir yeri var gibiydi, dinleyen kulakları da hüzne boğuyordu, sonra bir kadın sesi eşlik etti şarkıya. Kadife gibi sesi var derler ya, değil, İpekten daha yumuşak, dokunmaya korkarsın, ama ipek gibi de kırılgan değil, naif ve zarif. Tek bir anlamlı kelime yoktu şarkının içerisinde ama baştan sona anlam yüklü gibi ağırdı oysa. O sokak, o müzik, o kesme taşlar hayatımın o an için en önemli hadisesiydi. Şarkı çok mu uzun gelmişti ben mi çok derinlere dalmıştım bilmiyorum. Varlığın bitip yokluğun başladığı yerde yeşerirmiş hayaller, o anda hayal kurmaktı var olmak. Aşkın kendisini düşünüyordum herhalde, etten kemikten sıyrılalı ne kadar olmuştu? Kimselere yakıştıramıyordum uzun süredir, korkumdan yaklaşamıyordum ben de, hiç kimseye ait olmayan şiirlerin ve sigaranın yaveriydi çoktandır, ipekten yumuşak ama ipek gibi kırılgan değil, naif ve zarifti aşk.
O an Tango to Evora'nın kendisi oluvermişti aşk, o sesi duyduktan sonra tek olmak istediğim yerdeydim çünkü.
Üç kafadar olabildiğimiz kadar yavaşlamıştık. Şarkının bitmesine yakın durup sessizce dinledik bir müddet, Hangi dükkandan geldiğini anlamaya çalıştık ama bulamadık. Her güzel şey gibi bitti, son notayla beraber herkes daldığı uzaklardan uyanıverdi, hayallerin katili sözlere sıra gelmişti.

Üç kafadar çok sırrımızı paylaşmıştık, hayalkırıklıklarımızdan, hayallerimizden, yaptıklarımızdan, yapacaklarımızdan konuşmuştuk her fırsatta, yapacak iş olmayınca çeneye vuruyor bir yerde :)
Tango to Evora o hatıraları anımsatan hoş bir sedadır benim için.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir düzine mandala televizyon

Eskiden çok eskiden, benim için her şey daha yeni, her şey ilk kez iken tüplü televizyonlar vardı, siyah beyaz. Renklileri de çıkmıştı ama paramız yetmezdi o zamanlar. Memur idi babam, yaptığı işten gurur duyardı, parası azdı, dalga geçilen bir meslekti ama O'nun için önemli olan akşam eve gelirken fırından aldığı tazecik ekmekleri sağ salim, kimseye muhtaç olmadan getirebilmekti. Televizyonumuz da memur televizyonuydu işte, siyah beyaz, tencere kapağından anteni olanlardan, o markayı bizden başka kullanan kimseyi görmemiştim, hala da görmedim aslında :/ Blaupunkt.

Ben her daim televizyona yakın otururdum, o zamanlar evin en küçüğü olarak kumanda görevi görmekteydim. Baba komutu ile çalışan, 9'a kadar saymayı bilen bir velet. Zaten hepi topu 9 kanal kapasitesine sahipti televizyon, ki zaten tek kanallı dönem yeni kapanıyordu, yani fazlasıyla yetiyordu. Star'ı çekiyor muydu televizyonumuz hatırlamıyorum ama ilk kez Show TV'nin yayında olduğu dönem iki üst komşumuz Hakan abilerin, Tarık Tarcan'lı Çarkıfelekten ağızlarının suyu akarcasına bahsedişleri aklımda hala.  Hakan abi öyle bir çocuktu ki bir keresinde Chucky ilk kez televizyonda verildiğinde apartmanın bahçesinde yanımda arkadaşına anlatmıştı filmi ve ben 20'me gelene kadar sırf orada anlatıklarından ötürü izleyememiştim. Benim için O, Chuck abi ile eşdeğerdi.

Ailemde çok sevdiğim ama bazen insanın başına dert olan güzel bir huyumuz vardır. Bir şeye çok bağlanırız. Her insanın sıkıntılı dönemleri olmuştur, o dönemlerde yanında olan şeyleri kolay kolay terk edemez. Bizimkisi de o hesap herhalde. Memurdu babam ve çok sıkıntılı dönemlerden geçtik. İdare etmek hayatın rutinlerindendi. Biz her yeni model çıktığında koşa koşa telefon almaya giden bir nesil değildik, biz seneye de giyersin diyerek 2 boy büyük kıyafet alınanlardandık. Her şeyin bir kıymeti vardı, yıllar yıllar geçse de unutulmayacak kadar değerliydi her şey.

Yıllar sonra artık renkli televizyon almak lüks olmaktan çıkıp ihtiyaç halini aldığında Filipis marka televizyona görevi teslim etti Blaupunkt. Uzunca bir süre kitaplığın içinde kendine yer buldu. Yaşlanmamıza şahitlik ediyordu oturduğu yerden, sessizce izliyordu. Sonra atari furyası başlayınca ve oyunlarımız annemin Yalan Rüzgarı ile çakışınca ihtiyar delikanlıyı tozlu raflardan (mecazen, yoksa annem 2 haftada bir temizlerdi koca evi) inerek pistlere geri dönmüştü. Siyah beyazdı ama grisini, kontrastını ayarlayınca sanki renkli gibi olurdu oyunlarda. Bir yıl da böyle idare etti, direniyordu resmen. Biz daha ölmedik!

Zaman ilerledikçe, yeniler geldikçe eskilere gitmek düşer. Hayatın düzeni budur. Blaupunkt'u da fazlaca yer kapladığı için atmak zorunda kaldık. Büyük ekran bir televizyon değildi, daha çok 37 ekrana yakın ama biraz daha büyükçeydi. Yüklendim bismillah deyip, apartmanın yan bahçesinin duvarının dibindeki çöp bidonlarının olduğu yere, duvarın dibine bıraktım yavaşça. O an çok hüzünlenmiştim, hatırlıyorum. Onca yıldan sonra bir devir kapanıyordu gözümde. Benim şahsen geçmişe dair attığım ilk nesneydi. Hüznüm yerden bir taş alıp saditçe ekrana fırlatmamla beraber son buldu tabi :/ Nerede az önceki ruhani muhterem, nerede o taş atan suça itilmiş velet.

Eve gittiğimde annem de ayrıyeten kızmıştı, "Niye çöpe attın oğlum, eskiciye verir mandal alırdık"
Eskicileri sevmemiştim hiç bir zaman, ne dediklerini hiç anlamamıştım. Söver gibi bağırırlardı. Eskiciiii

Blaupunkt'u çok severdim, keza bir gece ben uyurken misafirliğe gelen çocuğun aldığı Kara Şimşek arabamı, ilk okul aşkımı, çamurdan yaptığım zarları, tazelikten poşetini terleten ekmekleri çok severdim ben.

30 Eylül 2012 Pazar

Bir gezinin daha sonuna geldik: Şehzadebaşı'ndan Süleymaniye'ye

İstanbul Gezginleri'nin 14. gezisini de tamamlamış bulunuyoruz. Gezi sadece çıkıp gezmekten ziyade bizim için öncesinde bir inceleme, araştırma, yerinde tetkik demek oluyor. Gündelik hayattan arta kalan kısımda yapmaya çalıştığımızdan da haliyle yorucu olabiliyor.

Yakın zamanda bir de yeni blog sahibi oldum: http://kadimistanbul.blogspot.com

Gezilerimiz esnasında ziyaret edeceğimiz yerler hakkında kısa kısa olmakla beraber mümkün olduğu kadarı ile yapılış dönemlerinde yaşanılanları zaman olarak tutarlı ve ardışık olacak şekilde sıralamaya çalışıyorum. Böylelikle mekanlar, zaman ve kişilerle birleşerek anlamlı hale geliyorlar.

Mesela son yazım "Fatih ve Sultan ve bir zamanların şımarık Şehzade Mehmed'i: 5N1K"da bu gezimizin güzergahında olan Fatih Sultan Mehmed'in 3 hocasının adlarına yaptırılmış camiileri anlatmayı istedim ama kendi yolum ile. Teknik detaylar genelde okuyucuda yer etmediğinden hikayesel olarak yer etsin istedim. Hayatımın hiç bir döneminde Sultan Mehmed'in hocalarının tam kronolojik sıralamasını öğrenememiştim şimdiye kadar. Bir tek Akşemseddin'i bilirdim, O da muhtemelen bulmacalarda bolca sorulmasından idi. Gezi sayesinde oldukça detaya girerek bir araştırma yaptım ve kendi adıma, kendi tarihimi bilmek adına güzel bir şey yaptığımı düşünüyorum.

Öğrenilecek çok şey olduğunu gördükçe de ürkmüyor değilim :)