8 Ocak 2025 Çarşamba

Uçurtmam

Sevgilim

bilmezdim içimdeki çokluğunu

baktığım her yeri doldurduğunu

cümlelerimin var oluş sebebinin

sana anlatılmak olduğunu 

yılların çaldığı ne varsa

yerine sevgini koyduğunu


bir çocuktum sana geldiğimde

ipini bileğime doladığım uçurtmamdın sen


Sevgilim

Kelimeleri yorasım var ama yetmez anlatmaya

Ne çok sevdim seni

17 Aralık 2017 Pazar

Little little into the middle

Kelimeleri hizaya sokmanın vakti geldi. Sıralayıp cümleler kurmanın zamanıdır artık. Tekrar merhaba!

"Uzun zaman oldu yazmayalı" diye başlayacaktım yazıma ama zaten bir önceki yazımla aradaki farka bakana fazladan bir izah olacak ve yersiz kalacak diye vazgeçtim. Aradaki zamanın uzunluğunun okuyucu açısından bir önemi de yoktur zannederim, daha çok yazanın daha doğrusu yazamayanın problemi.

Bu yazımda müsaade ederseniz biraz zihin pratiği yapacağım. Uzun zamandır kitap okumuyor ve yazı yazmıyorum, haliyle paslanmış bir zihin ve eksilmiş bir lügat var elimde. Her neyse, memleket gibiyim yani, cahilleştikce kendimi daha bilgiliymiş gibi hissediyorum.

Bir kalem almak, geçmek boş bir sayfanın karşısına ve üzerine o an aklından geçenleri değil, biraz yorup zihnini, bir başkasının önemsemez tavırlarının haricinde tepki alabilecek, karşılığında bir şeyler söylemek istetebilecek bir şeyler yazabilmek zor. Hele ki bunu siyasetten, dinden ve bilimum hassasiyetlerden uzak yapabilmek.

Neyse "yazmak" demiştik azizim!
Okumuyorum dedim ama kitap okumuyorum (kızmayın hemen), zamanı bahane etmek de istemiyorum, Facebook, Instagram çıktı mertlik bozuldu demek yeterli olur zannımca. Yavrucuğum Bahar artık yürümeye başladığı için onun peşinde koşmaktan, aman düştüydü düşecekti demekten geriye kalan zamanlarda da Sosyal Medya kaçamağı yapmaktan kitap okumaya vakit kalmıyor. En azından şimdiye kadar böyleydi.

İnsan okumadıkça, usta kalemlerin zihninden dökülen cümlelerle arasına mesafe koydukça, düşünce şekli değişiyor, yorumlamaktan uzaklaşıyor ve aklına ilk gelen tepkiye teslim oluyor, konuştuğumuz kelimeler bildiklerimizi kemiriyor. Tabi burada "usta" sözcüğünü kullandığımda hemen kendi fikirlerinize uygun olan kişileri aklınıza getirmişsinizdir, değil mi? O öyle olmuyor be güzel kardeşim! Eğer sana benzer fikirdeki kişileri okuyorsan, kendi zihin yapındaki yazarları takip ediyorsan onun adı tekrar etmek oluyor yani okumuyor ezberden sayıyorsuna geliyor mesele.

Bir yaklaşımın 3 boyutlu olabilmesi için farklı açılara ihtiyacı vardır. Aksi takdirde iki hatta tek boyutta kalmaya mahkumdur. Bu da derinliksiz bir biçime dönüşür, eksik kalır.

Kelimelerim doluyor lütfen bekleyiniz...

Önceden Ekşisözlük'ü takip ederdim, değerli yazarların farklı fikirlerini görerek bilmediklerimi öğrenerek ufkuma ufuk katardım. Önce dediğim bundan on yıl geriye git işte. Zamanımızın hastalığı kalitesizlik burayı da vurdu maalesef ve inanılmaz bir zaman israfı haline geldi. Problem tek değil öncelikle. Siyasilerin yol açtığı cehaletin ve küffarlığın alkış tuttuğu bu ortamda eskiler ya küstü ya yanlış anlaşılıp başına bir iş gelmesinden korktu ve yazmayı/anlatmayı bıraktı ya da anlatmaktan usandı. 90 ve sonrası doğumluların kişiliklerini masaya yatırmak lazım. Çok acayip bir durumları var, hiç bir nesle benzemiyorlar. Ellerinin altında çok fazla imkanları var, çoğu sobalı ev yüzü görmedi, çok kanallı renkli televizyonlarında Tom ve Jerry olmadan büyüdüler, istediğine ulaşmak noktasında muhtemelen Türk - Osmanlı tarihinin en şanslı nesli oldular. Ama netice? Çalışmadan kazanmak, emek harcamadan muvaffak olmak gibi dertlerle boğuşuyorlar garipler. Dedim ya başka hiç bir nesle benzemiyorlar diye, yaşları ilerleyip orta yaşlara geldiklerinde aslında renklenecek memleket, çünkü artık anne baba olacaklar ve çocuk yetiştirecekler. Zaman gösterecek.

Neyse işte bunu da ne zamandır yazayım diyordum da ancak kısmet oldu.

Ben kaçtım. Bahar uyurken dinleneyim biraz :)

4 Eylül 2016 Pazar

Şiirler - 4

- İsimsiz -

İnsan gerçeğinin en acıyan yeri
Mutluluk simsarının satamadığı kederi
Güz vurmuş, kurumuş, dalından kopmuş yaprağın
ilk ve son seferi
Hep gölgesini takip etti insan
ve güneş bunun için doğdu her gün
hep yaşanmamış kaldı yaşanılan
yalan çıktı zaman çekimleri

"Yazgı"
insanın, Tanrı ile arasında
sıkışıp kalmışlığı


- İsimsiz -

Sensizlikten çıkardım seni
Aydınlığın karanlığa döndüğü saatlerde
sakladım bir sokak lambasının altında
ve sivrisineklerin lambaya her çarpışında
öptüm


- İsimsiz -
Sen sen ol, yol olma!
Gideceksen git, kalacaksan
bul köklerini
Ne yol biter
Ne de ayaklar bilir
o yolda ezdiklerini.


- İsimsiz -
Şiir, hüzündür
Aydınlığa yazılmaz bir şiir
ya karanlıktır bir şairin gözlerini kaplayan
ya da özlemidir aydınlığın
Ondandır
sana gelemeyişim


- İsimsiz -

Bazen balık olasım gelir,
bir oltanın ucunda.


Şiirler - 3

- İsimsiz -

Yeşile ve maviye
doydum Kanlıca'da
Gözlerini sardım tütün niyetine
ve yaktım parmaklarımı
sözlerinle

Bir kez dokunsaydım sana
İstanbul kül olacaktı
kıyamadım

11.05.2013


- İsimsiz -

An gelir bir tarafı diğerinden
kısa kalır sana koşarken ayaklarımın
Ucu yanık bir hasrettir ellerimden
rüzgarın alıp götürdüğü sigaram
Özgürlük, zaptedilmiş bir fikirdir sevgilim
İsmim bir görüş gününde yankılanırken
Zaman, koştururken aklın duvarlarında
Durmak, ölesiye durmak geçiyor içimden


- İsimsiz -

Gözlerimi kapadığımda karşımdasın gecelerce
Sabahları besmelenin ardından düşersin dilime
Sana uyanmak, seni uyumaktır sevdanın adı
Ezber ederim gün boyu, gözlerini Gül hece.


- İsimsiz -

Cama vurdu hayallerim
bir pencerenin ardında büyütülmüş.
Sabahı beklerim, sonra da geceyi.
Nasıl deme, fikirler de uyutulurmuş

Sevgilimin düşen dudağı
sayar yılları, kırışır yavaş yavaş
gönül saklar her yaşanılmayanı
geçmişte yaşar yavaş yavaş

Sen bekle beni
bir ses gelecek, bir kapı aralanacak
Fanilam, çoraplarım, vesikam gelecek
sen bekle beni, dudağına bir kuş konacak.


- İsimsiz -

Hayat kısa sevgilim
gözlerini kaçırma benden
daha da kısaltmayalım.


- İsimsiz -

Ne roman, ne öykü, kısa bir cümle olmalıyım
Uç uca koyduğunda bir bütüne varmalıyım
Buram buram tütmeli hasretin her bir harfinde
Okuyan ben sanmalı, ben sen olmalıyım.

- İsimsiz -

Limoni tadı kaldı ağzımda
yüzümde acının ekşimesi
ne kadar kolaymış heyhat!
başkasının göz yaşını silmesi

Şiirler - 2

- İsimsiz -

Kendini tutarsın ya ağlamamak için
Bastırırsın gözyaşlarını göz kapaklarınla
dudağın düştükçe ağırlaşırsın ya
nefesini tutarsın hıçkırmamak için
bir deprem beklersin sesini yutması için
kaybolmak belki de bir anlığına
yol almak istersin gidecek yerin olmadığı halde
unutmayı böylesine kendini kaybettiğini
yağmur gibi düşmek istersin yanaklarından
sessizce, damla damla
bütün olmak yerine
parçalanmak daha kolay gelir ya

Böyle tuttum seni içimde
ne daha azı ne de fazlası


- İsimsiz -

Hüznü arıyor gibiyiz
zamanı öteleyerek kaçıyoruz her şeyden
Kaderi kendimizin yazdığı yanılgısıyla inanıyoruz Tanrı'ya
Kim ne anlatsa zaten biliyoruz, dinlemiyoruz söylenenleri

Şu vakitten sonra gel demeyeceğim sana
ben çoktandır sendeyim
farkında değilsin yalnızca
kulağına fısıldayan rüzgarın ben olduğumun
Sana varmışım kalmışım yol yorgunluğuyla
Gözlerini kapatsan göreceksin beni
her şey bu kadar basit aslında.

Gün ortasında güneşi bekler gibiyim.


- İsimsiz -

İnandıklarımdan ne kalmışsa bugün
gördüklerimden yaşadıklarımdan
eksilmiş sözcüklerimden ne kalmışsa
Kendimden payıma düşen ne varsa
artık senindir
İyi bak bana
Sev beni
Bil ki yaratılmışım
Yaratamam yokluğundan seni
Sev benden geriye ne kaldıysa
Bir çocuğun saçlarını okşar gibi
Sevdiğin bir şarkıya eşlik eder gibi


- İsimsiz -

En kuytu yerimden alev aldım
ve örttüm bütün sözcüklerimi üzerine
İçerde bir yanardağdım
Herşeyden önce kendimi yaktım.


- İsimsiz -

Ne zaman bir kalem alsam elime
Seni yazasım gelir durmaksızın
Belirir yüzün kağıtın orta yerinde
Dokunurum kirpiklerine utanmaksızın

- İsimsiz -

Sana döner olanca derdim
Her şeyin sorumlusu sensindir sonunda
Paçalarımı ıslatmayı bekleyen kaldırımdaki çatlak
senin yüzünden


- İsimsiz -

Bir bir anlatsam sana
Karıştırsam aklını
Sol cebimdekileri göstersem
merak edersin sağ cebimdekileri

Hep önemlidir
Asla varamayacağın bir şehrin
bilmediğin sokakları
Ayağının altındaki zaman
ve misket çukurları
İlk aşkın
İlk kırılan dişin
İlk yitirişin sevdiğin insanları
anlatsam anlar mısın?
Sol cebimde misketlerim
Sağ cebimde çukurları.


- İsimsiz -

Kanatlarına takılır narin bir güvercinin
Bir çift göze hapsolmuş özgürlük sancısı
Boş bir bavul, rengi solmuş iskarpin
Nereye gitse kulağında zincirlerin yankısı

- İsimsiz -

Ne bitmez bir lügatmış ki gözlerin
Ezber edeyim derken hülyaya daldım
Mealin meçhul, Lalin matemi sözcüklerin
Öyle bir sustun ki pejmurde kaldım.

Dimağımın durduğu bir sefil akşamda
Hayalinde cana geldi meftun olan sözlerim
Güftesi dilsizliğim, bestesi sessizliğim
Didarına hasret sabahsız kaldım.

Şiirler - 1

- Ophelia -

Anlatamam
karşımda öylece duruyorken
sözlerim korkunun esiridir
kalkıp giderken bıraktığın boşluğun

Anlatamam
bakıyorken derinliğine
Sensizliğin ve sonsuzluğun


- İsimsiz -

Yağmur gibi dökülürüm inceden inceye
sızarım kendi oluklarımdan
ve parmaklarımdan başlarım üşümeye
Bir söz, bir hece bekler gibi gözlerin
başladığında şehrin ışıklarını süzmeye
inceden inceye sızarım kendi sokaklarımdan.


- Gidelim -

Kalk gidelim kardeşim
Unutsun bu sokaklar adlarımızı
var olmamışçasına.
Ayağımız değdi diye
müsebbibi değiliz kırık kaldırımların.

Gidelim
Yeni bir nehir, yeni bir toprak, yeni bir gök
bulalım
O sokaklarda yürümek yordu bizi
incitti dostluk namına bildiklerimizi
giden gitti
giden gitti
eksildi lügatımızdan sözcükler.


- İsimsiz -

Bir saklı düştü adın
onca yıl aklımda kalan
ve suskun bir hüzün
gözlerinde ışıldayan
Kimi zaman bir bardak su
derin bir nefes kimi zaman
Gitmiştin
daha geldiğini anlamadan.


- Dediler -

Dediler ki
Toprak kurur, dal kurur, dil kurur
Dil söyler, gün gelir kulak unutur
Kelimelerin dinsizliği bu yüzden
Tanrı söyler, kitap söyler, kul unutur.

Dediler ki
gitmek için geleni tutamazsın
zehir olur kelimelerin yutamazsın
kılçık gibi batar derinin en taze yerine
bir kez girdi mi bir daha çıkaramazsın.


- İsimsiz -

"İstanbul" derim her aklıma geldiğinde
bir çift sözün asiliğiyle haykırırım
ismini yazarım duvarlara, devrim sözcükleriyle
kayıp bir nesli gözlerinde ararım.

Yeşil toprakların, yeşil korkusudur bir de
Siyah fötr şapkaların kanattığı sözcükler
bilmezsin, her rengin sonu kırmızıdır bu şehirde
ben söze, sen bana, İstanbul bize küser.


- Bir tek -

Gözlerindeki hüznün yerine koyayım istedim kendimi
içimdeki insan acısın biraz da
Olmadı, yapamadım
gözlerindeki hüzne acımaya başladım.

Ellerini tutayım dedim uzaklarda olsam da
yükün ağır gelmesin istedim
sanki bir olmuştu avuçlarınla
nasıl söylenir bilemedim.

Oysa bir tek, gülmeni istedim.


- Kaldırım -

Başını kollarının arasına gömmüştü
saçları darmadağınıktı
gözleri görmekten yorulmuştu
kapalıydı
bir kaldırımın üzerinde oturuyordu
sabahtan başlıyordu gözlerini kapamaya
sanki
bu haliyle doğmuştu.

Farklıydı
mendil aynı mendildi önündeki
bu sessizliği de görmüştüm daha önceleri
çaresizliğiydi farklı olan
suskunluğu yaklaştığımda büyüyordu
ben yaklaştıkça
olduğu yerde küçülüyordu
Sanki utanıyordu
oturduğu kaldırımdan


- Derinlik -

Derin bir boşluktan fazlası değilim bu gece
yakın değilim hiç bir yere
bir bulmacanın içerisindeyim sanki
sonunda kendimi tamamlayacağım
ama aşina değilim hiç bir söze.
Durdurun beynimi
düşündükçe
uzaklaşıyorum her şeye

28 Şubat 2016 Pazar

Ömrümün Baharı


İnsanın hayatında karşılaşabileceği ve "hayatımın dönüm noktası" diyebileceği hepi topu üç beş an vardır. Hayat garip, hayat sürprizlerle dolu. O anlardan birine denk geldiğinizde tartışılmayacak bir netlikte kaderin size özel tasarladığı bu muhteşemliği fark edersiniz. Dün ile yarını, az önce ile az sonrayı birbirinden keskin hatlar ile ayırır, sizi başka bir insana dönüştürmeye başlar o anda.

Benim hayatımı öncesinden daha değerli hale getiren an, gözlerini bir fotoğrafta gördüğüm o andır. Bir büyü, bir efsun gibi kendisine hapis eden, yaratılmışlığın güzelliğinin Yaratanı tarif edişinin, bir arzunun ve özlemin gözlerimden sızıp başka bir gözde can buluşunun fotoğrafı. Aklıma kazınan, uykularımı kaçıran, fikrim olan, dilime dolanan ismin gülümsediği fotoğraf. 18 Kasım 2012, Pazar.

Hatıraları yaratan ve yaşatanlardır ömrümüzdeki söz sahipleri. Bir fotoğrafla yaralanmanın sonrasında gönlün derman arayışı; tekrar tekrar yaralanma isteğidir de aslında. O eşsiz bakışlar, elime kalem, kağıt aldıran, en güzel ve en anlamlı şiirlerimi yazdırıp sonrasında sahiplenen bir güzelin merhem oluşudur kalbime. Bana, geçmişime ve geleceğime sahip çıkışı ve ellerimi sımsıkı tutuşudur gönlümü dindiren. Kusurlarımı işaret etmeden, sessizce kapatıp kulağıma sevgisini fısıldayışı, düştüğümü sandığım ve aklıma gelen tek şeyin o olduğu bir anda "Korkma, seninleyim" deyişi ve düşmenin önemini yitirişidir asıl sevgi.

Bir fotoğrafla karşıma çıkan; her gün gözümü ilk açtığımda gördüğüm ve gözümü dünyaya kapatmadan son kez bakmak isteyeceğim yegane güzelliktir gözleri. Her gün, her saat ve her an sevgimi haykırsam yetersiz kalacağından eminim.

Benim hayatımı öncesinden daha değerli hale getiren diğer an, ilkinin hediyesi olan bir küçük kalp atışıdır. Kalbimi yerinden fırlatmaya meyletmiş bir mucize. Kızım. İnsan bazen neden var olduğunu sorgular ya, benim cevabım artık belli. Her şeyiyle annesine benzesin isterim, o gün geldiğinde seveceği kişinin mucizesi olsun isterim.

24 Ocak 2016 Pazar

Bir pazar sabahıydı...

Bugün Uğur Mumcu'nun ölüm yıl dönümü. Allah mekanını cennet eylesin.








27 Eylül 2015 Pazar

Gönlümüzdeki Sevda

Babamdan dinlediğim bir hikayeyi aktarmak istiyorum, ki üzerimde kalmasın.

Çocukluğumu yaşadığım Kırıkkale'de geçiyor anlatılanlar. 80 dönemleri, muhtemelen ilk bebeklik yıllarım. Darbe olmuş bitmiş ve akabinde yeni bir dönem başlamış. Memleket Özal iktidarı ile farklı bir ekonomik yaklaşımla yönetiliyor. Çok geçmeden de parayı ellerinde tutanlardan ardı ardına yolsuzluk skandallarının haberleri gelmeye başlıyor. O zamanlar yolsuzluk yapılsa da en azından beraberinde haberleri de yapıldığından millet olandan bitenden haberdar.

Bir Cuma günü merkezde Kaletepe yakınlarında bir camiye gidiyor babam. Maksat vazifeyi yerine getirmek. Caminin hocasının adını hatırlamıyor ama söylediklerini bugün söylemiş gibi aklına kazımış. O dönemlerde merkezi hutbe yok şimdiki gibi, imamlar söyleyeceklerinde daha özgür.

Hoca çıkıyor hutbeye ve içinde aşağıda anlatılanların geçtiği sözleri söylemeye başlıyor

"Ey Cemaat-i müslimin!" diye başlıyor hutbesine

"Bugün yaşadıklarımız dünyanın başka bir yerinde olsa yer yerinden oynardı. Yapılan yolsuzluklarla tüyü bitmemiş yetimin hakkı yeniyor ama hiçbirimizin gıkı çıkmıyor!"

Sonra kaldırıyor kolunu ve işaret parmağı ile cemaatin içinden rastgele insanları işaret etmeye başlıyor

"Sen, sen, sen... Diyorsun ki içinden 'benim de elimde fırsat olsa ben de aynısını yapardım', 'bal tutan parmağını yalar' diyorsun"

"Ey Cemaat! Kendimizi kandırmayalım. Ben de dahil olmak üzere hepimizin gönlünde aynı sevda var."

Duyduğum en doğru ve en samimi cümleler oldu bunlar. Bunca zaman geçmiş olmasına rağmen cümlelerin tazeliği, sevdanın büyük bir aşkla sürdüğünün göstergesi.

10 Temmuz 2015 Cuma

Gözyaşlarının anlattıkları

Kim bilir neler geldi de aklına
dökülüverdi gözlerinden, sessizce,
iki damla yaş

Kabullenmek almıyor bilmenin yükünü

Saçlarını okşar gibi yitirdiklerinin
uzandı elin sildi kirpiklerinden başlayarak.

Ah! diyorsun sanki dalıp giderken maziye
Zamanı geriye çevirmek değil dileğin
hızlıca sarmak ileriye

Yavrunu verdin ya anasının koynuna
seninki artık memleket hasreti.

29 Haziran 2015 Pazartesi

D1

Yarım ay düşer denize
Ellerinde yakamoz dalgalanır
Üşümüşüz ikimiz de
Yanağımda yanağın allanır
Toprak havalanır
Çekirgeler öter
Bir yaz akşamı
Eski bir düş
Anlamlanır


***

Böyle güzel bak bana
Yeni uyanmış gibi uykundan
Gözlerin yarı açık
Saçların darmadağın
Gözlerimden başla öpmeye
Gitmeye utanayım

11 Ocak 2015 Pazar

Pencere

Uzaklarda bir yerlerde
rüzgar, seslenir kapının altından
yalnızlık, bozuk bir saatin yel kovanındadır

radyoda eski bir hürriyet türküsü
bir göz oda, bir pencere
umut alır, umut satar gece

zamanı titretir kurduğum hayaller
ve dilimde sessiz melodiler
kimse duymasın aman!
söylene söylene azalır, biter.

Uzaklarda zamanın denkliği
ezeeeer, geçeeeer...

Sırayla

Harfler konuşur, harfler susar
bir sigara yakarım, İstanbul susar
bir seni düşünürüm, şarkılar başlar
bir şarkı başlar, seni düşünürüm
uzaklarda sen susarsın
bir korku basar beni, bir karabasan
bir fikir, bir özlem sızar tavan arasından
bir sigara yakarım, nefesim kokar

çare değil bu sağanaklar
ellerin uzaklaşır, ellerim susar

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Zaman

Burada beklerim seni, beni emanet ettiğin yerde
Hiç kıpırdamam bilirsin, nasıl bıraktıysan
öyle bulursun beni, bulur musun ya geri kalan her şeyi?
Zamanın kayışları gerilirken insan bir başına
eskimiyor, güzele dair ne varsa beraberinde
nehre atılmış çakıl taşları gibi
öğütüyor, öğütüyor...

Bıraktığın yerde bulursun beni
Eskimiş, öğütülmüş ve yepyeni

16 Haziran 2014 Pazartesi

The Secret Life of Walter Mitty / Küçük Parçaların Birleşmesi


The Secret Life of Walter Mitty, Ben Stiller'ın ilk yönetmenlik deneyimi değil, ancak en çok sevdiğim filmlerinden biri oldu. Konu çok çok basit ancak anlatımdaki ahenk müthiş. Konuyu anlatmayacağım ama izlemenizi tavsiye ederim.

Bir oluşumun bir çok alt parçası vardır. Bu örnekte neticede bir film var ancak filmi izlenebilir kılan oyuncular, yönetmenler, görsel öğeler, müzik, sahneler, tasarım ve bunları tek bir hareketmiş gibi algılatan montaj safhası. Filmin çok sağlam bir senaryo üzerine kurulmadığından etkileyiciliği az olacaktır, ancak bir filmi eleştirirken asla tek bir konuya bağlı kalmadan eleştirmeniz gerekir. Yoksa bakış açınız eksiktir ve yanlış yorumlarsınız. Bu filmi muhakkak grafikerler, yazılımcılar ve analistler izlemeli diye düşünüyorum, alakasız gibi görünse de bir takım olmanın neticesini idrak için faydalı olacaktır. Neticede iyi bir film ortaya çıkmış.

Müziklerini çok beğendim, doğa manzarları güzeldi ancak grafik tasarımını daha çok beğendim, senaryonun eksikliğine rağmen akıcılığı ve arada boşluk hissettirmemesi başarılıydı, Sean Penn'in kısacık görünüp büyük bir ağırlık hissettirmesi senaryonun başarılı olduğuna işaret ediyor bence.

Yazılıma referans verdim ya, ahenkten bahsettim, neden?
Yazılım dediğimiz şey ürünler üretmektir, film üretmek gibi ve bir kişinin başarısı asla yeterli değildir. Koltuğumu sallayan bir arkadaş "Coming together is a beginning; keeping together is progress; working together is success." demiş, ne kadar doğru ve yerinde bir tespit. Güzel neticeler, güzel insanların bir araya gelmesiyle mümkün olabilir, ancak güzellik kişiliklerde olduğu kadar işini doğru şekilde yapmakla da çokça alakalıdır. Grafik, Analiz, Yazılım ve Yönetim ahenk içinde olmadığı, aynı ritmi tutturamadığı müddetçe güzel netice vermez, çünkü aynı heyecanı taşıyan kimseler beraber mutlu olurlar ve aynı hüznü paylaşan kimseler bir takım olabilirler. Eğer ki parçalardan biri işini eksik yaparsa eksik parça sırıtır ve ürün yetersiz görülür.

Senaryosu hatalı, görsel yanlışları olan, oyunculukları amatör, müziği alakasız, yönetimi kötü bir filmi kim izlemek ister?

Son söz olarak; bu filmi fırsat bulduğunuzda izleyin efendim.




14 Haziran 2014 Cumartesi

Bölüm 1 - Yazılım Uzmanlığı ve Uzmanları

Yazılımın gücü gün geçtikçe her alanda kendini gösteriyor. Artık ne sağlık alanında ne de askeri sahada yeterli donanım ve gerekli yazılım olmadan sistem kuramaz, hayatları kurtaramazsınız. Bu sadece bir örnekti, her alanda yazılım olmazsa olmazlardan bir gereksinim haline geldi. Peki ama böyle bir sektörü ayakta tutmaya çalışanlar kimler? Kimler yazıyorlar bu uygulamaları? Bir uygulamayı kodlayınca her şey bitiyor mu?


Uzun zamandır "İnsan Kaynakları" adına işe alımları sağlıyorum. Toplamda 350 - 400 kişiyle görüştüğümü var sayarsak azımsanmayacak bir tecrübe edinmişimdir herhalde. Bunun üzerine de ~25 kişilik bir ekibi yönettiğimi düşürsek "İstihdam" ve "Personel Yönetimi" adına bir şeyler söyleyebilirim artık.

Yazılım üretiminin Türkiye içerisinde ciddiye alınmadığı aşikar. Yazılımı sadece kod üretimi olarak gören bir zihniyetin neticesinde ortaya çıkan ölü projeler, yeniden sıfırdan yazılan, performanssız, profesyonellikten uzak projeler bunun kanıtıdır. Bunların nedenini iki ana başlıkta toparlayabilirim:

1. Personel Problemleri
Bu başlığın alt başlıkları diğer sektörlere de uygulanabilir ancak detayları yazılım sektöründeki tecrübelerime dayanmaktadır. Bir personelin işten ayrılma nedenleri Türkiye sınırları dahilinde (Memleketin havasından mı suyundan mı bilmem) yaptığımız her şey gibi trajikomiktir. Bana ne zaman birisi işten ayrılıyorum diye gelse mazeretlerini dinlediğimde kahkaha atmak ile oturup ağlamak arasında gitgeller yaşarım.

Nazarımda en iyi yazılımcı "Proje Üretebilen"dir, sadece çok iyi kod yazan, çok iyi fonksiyon yazıp çağıran (Back-end), sadece çok iyi arayüz (Front-end) geliştiren kişi değildir, bunlar projenin gereksinimlerine göre zaten yapılması gerekenlerdir. Bir yazılımcı bu alanlardan birinde uzman olabilir ve hızlı ilerleyebilir ancak proje gereksinimi dahilinde başka şeyler de yapabilecek kapasitede olmalıdır, daha az bildiği bir mecrada daha yavaş olacaktır elbette ancak zamanla eksik kaldığı konularda da hız kazanacaktır.

Dünyayı sarsan kişiler bu tip insanlardan çıkar. Bir Start-Up şirketini düşünürseniz her kişi bir çok rolü oynamak zorundadır ve gün gelip de şirket büyüdüğünde bir çok konuda bilgi sahibi, zor kandırılan, işine hakim Yöneticiler olur bu insanlar. İyi bir yazılımcı mutlaka iyi bir yönetici adayı olacaktır. Çünkü problem çözücü olur bu insanlar ve problem çözmek mühendislik bakış açısına sahip olmayı gerektirir. Mühendislik okumak ile mühendis olunmadığı aşikar, ihtiyaçlara doğru, dayanıklı, sürekli ve güvenilir şekilde cevap vermek zor iştir ve amiyane tabir ile sahnenin tozunu yutmayı gerektirir.

İşten ayrılma nedenlerine ve yazılımcıların genelde içerisinde bulunduğu yanlış hissiyata bir kaç örnek vermek isterim:

* Aynı işi yapan ikinci bir fonksiyonu yazan arkadaşa var olanı kullan dediğimizde "Beni kısıtlıyorsunuz" demiş ve ayrılmıştı. "Çok yazık" demiştim ilk duyduğumda, memleketin güzide okullarından mezun olan genç bilgisayarcılarda "Yeniden kullanılabilirlik", "Fonksiyonel Programlama" mantığı dahi oturmamış. Hiç bir bahanenin ardına saklanamayacak kadar sığ bir bakış açısı.

* Front-end / Back-end tercihi ile ayrılan arkadaşlarımız oldu. Sektöre "Yazılımcı" adı ile salınan "Front-end Developer" tabirinin bir neticesi olarak değişen bir algı maalesef. Front-end (Arayüz) Development bir meslek olsa da projenin yazılım ayağının bir parçasıdır ve bu mesleği icra edenlere Web Developer denmez. Sadece Back-end'den anlayan bir Web Developer ancak ve ancak kulağı bilmeden Örs, Üzengi ve Çekiç hakkında yorum yapan ve kendi adına "Uzman" diyen bir doktora benzer. Bir sorunu çözmek için en az iki kişiye ihtiyaç duyan insan kalabalığından ibaret firmalar çıkar ortaya. Daha kötüsü kendi başına proje çıkaramayan insanlar türer.

* Bir de ArGe mevzusundan dolayı dert yananlar var. Elbette her firmanın bir ArGe stratejisi olmalıdır ancak unutulmamalıdır ki dünya üzerindeki hiç bir firmanın her personeli ArGe'ye yönlendirecek, "Hadi hep birlikte ArGe yapalım" diyebilecek bütçesi yoktur. Firmalarda plan ve bütçe dahilinde ArGe yapılır. Memleketimizde ArGe, "Eğitim" ile karıştırılır daha çok. Yeni bir şeyler üretemiyorsak, var olanı öğrenmeye çalışıyorsak bunun adı "Eğitim"dir. Bu konuda firmalar eğitimler düzenleyebilir ancak her konuda eğitim de mümkün değildir. Bu noktada eksiğini gören kişinin de kendi çabası gerekir, kendi zamanından feragat ederek eksiğini gidermesi gerekir.

* C# ile kod yazmış ve adına uzman yazılımcı diyen kişilerin VBNet görünce 011000100110111101101011 görmüş gibi tepki vermesi de takdire şayandır. Hayattaki tek uzmanlığı C# olan programcı, ağız seçen dişçiye benzer. Kendinde mühendislik görenin yazılım dili bağımlılığı olamaz.

1.1 Kalite Anlayışına Sahip Olamamak
Bir çok iş verenin ve yazılımcının eksik kaldığı nokta sanırım budur. İşverenler için kısa vadede karlılığı artırmanın en kolay yolu kaliteden ödün vermektir, ancak uzun vadede ölümcül bir hatadır. Para tatlı geldiğinden çoğunluk kısa vadeyi seçer, hal böyle olunca bu firmalarda görev almış yazılımcılara da kaliteyi ve kötünün neden kötü olduğunu anlatmak çok zorlaşır, çünkü kötü şeylere kolay alışılır.

Alışkanlık dediğimiz şey eğer iyiyi barındırıyorsa mükemmeliyetçiliğe götürür, kötüyü barındırıyorsa da felakete. Maalesef sektörümüzde de kötü alışkanlıklar bir hayli fazla. Yazılımcılık hayatımın ciddi bir kısmında iyi yazılmayan projelerin iyileştirilmesiyle uğraştım, Böbrek-Oriented Programming ile Türk Yazılım Sektörünün ne hale getirildiğini bilfiil gördüm.

Kötü ürün üretmek her sektörde müşteri ve itibar kaybı iken yazılım sektöründe olağan karşılanıyor ve normalleştiriliyor, belki de sektörel olarak en büyük tehlike de budur. Bu habitat içerisinde yetişen yazılımcılar da doğruyu sorgulamadan, yanlışı doğru kabul ediyor ve içi boş uzmanlar olarak hayatlarına devam ediyorlar.

Bir firma ancak çalışanları kadar değerlidir ve çalışanların ürettiği kaliteli ürünler o firmayı diğerlerinden ayrı kılar. Kaliteyi sıralamada aşağıda tutan bir firma kendi ölüm fermanını imzalar ve buna neden olan elemanlar da bir gün işsiz kalmaya mahkumdur.

Bir şeye vakit ayırıyorsanız en iyisini yapmak zorundasınız. Çünkü zaman, insan hayatında geri kazanılamayan tek şeydir ve her zaman söylediğim gibi sadece kişinin kendi zamanı değildir kaybolan, aynı zamanda "Milli Servet"tir. Zamanı iyi değerlendiremeyen, değer üretemeyen insanların yaşadığı memleketlerin sokaklarında mutsuz insanlar gezer.

1.2 Müşteri Bakış Açısına Sahip Olamamak
Yazılımcıların genelde yaptığı bir yanlış vardır: Müşterinin ihtiyaçlarını anlamadan, ürettiği şeye müşteri gözüyle bakmadan geliştirme yapmasıdır. IF'ler ve ELSE'lerden öte, ihtiyacı karşılamaya yönelik iş yaptıklarının bilincinde olmamaları da tekrar tekrar yazmaya, zaman kaybetmeye neden olur. Müşteri isterini karşılamayan yazılımların kullanımının ne kadar zor olduğunu az çok herkes tecrübe etmiştir. Tabi burada müşterinin eksikleri muhakkak olacaktır, eksik aktaracak ve yahut anlık ihtiyaçlarına göre ve bütçesine göre hareket edecektir. Ancak yazılım yapmak demek danışmanlık anlamına da gelir ve müşteriyi yönlendirici, bilgilendirici olmalıdır.

1.3 Zamanı Yönetememek
Çoğu insan kendi zamanını yönetmekten acizdir. Hep az gelir 24 saat. Hep daha fazlasına sahipmişiz gibi planlar yaparız. İşte bu yüzden proje bitiş tarihlerinde (Deadline) sabahlamak zorunda kalırız, çünkü o zamana kadar hep "daha vaktimiz var"dır. Bu yüzden projeler ötelenir ve bütçeler aşılır. Zamanı yönetmek en zorudur ama en yapılması gerekendir. Ciddi bir disiplin gerektirir çünkü. Bir şeye ayırman gereken vakti ayırman gerektiği vakitte ayırman gerekir, yoksa ötelenir, sarkar, başka şeyleri sarkıtır. Domino etkisi denir buna ve bütün planları alt üst eder, tekrar tekrar yönetim zamanı ayırıp bütün süreci tekrar tekrar revize etmek gerekir. Bir kişinin yaptığı hata diğer herkesi çok net ve tartışılamayacak şekilde etkiler. En öncelikli olarak ne kadar zamana ihtiyaç olduğunu, ne kadar kaldığını, kalan zamanın riskini rutin aralıklarla şahsi olarak ve proje genelinde ölçmek gerekir. Çünkü "Sen uyursan herkes ölür!".

1.4 Erken Olgunlaşmak
Y nesli kuşağında en çok rastladığım problem bu. Bir tekkeye giden talebe 2 yılda ne kadar derviş olursa, nazarımda yazılımcı da bu sürede o kadar uzman olur. Zamane nesil (Yazar burada yaşlanmış olduğunu anlatmaya çalışıyor) henüz kapıdan girerken dervişe yanlış yolda olduğunu anlatmaya çalışıyor artık.

Oysa ki tecrübe proje üretimindeki kilit noktadır ve kolay kazanılamaz. Zaman ister, emek ister, hatalarından öğrenmek ister, göz yaşı ister, olgunlaşmak ister, müşteriden fırça yemek ister...

Steve Jobs: Stay hungry, stay foolish

Hayatta edindiğim felsefelerden en önemlilerinden birisi "Biliyorum diyenden korkacaksın". Çünkü bilmek görecelidir, buna dair çok güzel bir atasözümüz vardır "el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu değirmen taşı sanır". Kendi gelişimine bakıp "ben oldum" denmez, her karşılaştırma bir referans noktası ister. Olduğunu zannediyorsa birisi, muhakkak referans aldığı kişi olmamıştır, eksiktir, referans noktası değiştirilmelidir.

Kişi asla bilmek ile tatmin olmamalıdır, hele ki yazılım gibi dinamik ve değişken bir sektörde. Her zaman aç, her zaman yetersiz görmelidir kendini. İnsanın kendine yapacağı en iyi yatırım budur.

1.6 Eğitim Yetersizliği
(Yine) Maalesef eğitim sistemimizin ürettiği nesillerde "hazırcılık", "biri bana anlatsın" mantığı çok yaygın. Araştırmak yerine birinin anlatmasını beklemek, şirket değiştirmek ve sonrasında merak ettiği şeyler konusunda hayal kırıklığına uğramak da sektörel açıdan tatminsiz elemanlar olmasına yol açıyor, öz geçmişlere baktığınızda kısa aralıklarla çok iş değiştirenleri görürsünüz. Genelde mazeretler çalışılan yerin yetersiz olduğuna dairdir, alt alta toplasanız toplam tecrübeleri 2-3 yılı geçmez, hep merak etmişimdir acaba neyi biliyorlardı da neyi yetersiz buldular, tam bir muamma. Daha doğrusu şımarıklık. Şahsen bu fikirde olan arkadaşları mecbur kalmadığım müddetçe görüşmeye dahi çağırmıyorum, çünkü güvenemiyorum, çünkü güvenin temelinde sadakat yatıyor, her yıl iş değiştiren bir kişiye iş veren olarak nasıl güvenebilirsiniz ki?

Bizim çocukluğumuzda öğretmenler haklıydı ve biz dayak yediğimizde kesin bir haltlar karıştırmışızdır diye bakılırdı. Şimdi sınıflarda kalma yok, okula 1 gün dahi gitse öğrenci geçiyor, liselerde çarpım tablosunu bilmeyenler var, 20 yıl Türkçe eğitim alıp da Türkçe'yi kullanmasını bilmeyenler var, hazır cevap olup da bir türlü soracak soru bulamayanlar var, ne zaman bir şey istese o anda sahip olanlar var. Yani zorlanma yok, her şey bir tık kadar kolay. Elbette istisnalar her zaman vardır, okuduğu okul, aile yapısı gibi parametrelerle farklı olanlar vardır ancak genele vurduğunuzda durum hakikaten vahim. Kolaycılığa alışmış nesiller yetiştirmemeliyiz, bir şeylere sahip olmak için çalışmak gerektiğini bilmesi gereken nesiller yetiştirmeliyiz. Sayısız üniversite açıp, içini boş derslerle ve boş kafalarla doldurmamalıyız. Öğretmenler yetkin olmalı ve sadece müfredat anlatılmamalı, sorumluluk bilinci, iyi/kötü gösterilmeli. Sadece öğrencilere yüklenmek kolaycılık olur, buna neden olan sistemleri değiştirmemiz gerekir. Bu noktada aileler de, devlet de, öğretmenler de kendini gözden geçirmeli ve nasıl nesiller yetiştirdiğini görmelidir.

Ben daha okula bile başlamamışken babam elimden tutar sanayi bölgesine götürür çalışan çocukları gösterirdi. "Okumazsan böyle olursun". Yağ, kir, pas. Kötü gelirdi gözüme. Ancak şimdi bu işleri yapabilecek beceriye sahip ara elemanları dahi eğitim sistemimizle kazanamıyoruz. Artık herkes üniversite mezunu oluyor ve kendilerine yakıştıramıyorlar bir çok şeyi. İlk iş görüşmelerinde yetişmiş eleman maaşı istiyorlar ve alamıyorlar, sonra da gelsin KPSS, "Devlete sırtı daya".

Suç kimin?

4 Haziran 2014 Çarşamba

Bir fotoğraf hikayesi

Bunca zamandır vatandaşım, hala tutarsızlıklara anlam veremiyorum. Alışamadım bir türlü. Devlet işleri neden çok tutarlı olması gerekirken ilçeden ilçeye, ilden ile ve hatta müdürden müdüre değişir anlamam. Bir şey ya vardır ya yoktur.

Nereden mi çıktı? Allah kısmet ederse Ağustos gibi düğünümüz olacak inşallah, vakitlice de nikah tarihi almak gerekiyor diye vardım Kadıköy evlendirme dairesine.
Sağolsun oradaki abi pek bir sevecen ve yardımsever çıktı ve tek tek ne lazımsa kendi kalemini de vererek anlattı. Numaratörden aldığım o küçücük kağıdın arkasına mini mini harflerle yazdım gerekli evrakları. Şimdi de gideceğim yerdeki evlendirme dairesinin istediği evraklarla karşılaştırayım dedim, genel itibarı ile aynı da fotoğraf konusunda anlaşamamış arkadaşlar :)

Kadıköy 7, Üsküdar 6, Beyoğlu 5, Kırıkkale 4 fotoğraf istiyor. Açık artırma gibi mübarek :) Sanki farklı bir belge verecekmiş gibi. İnsanın gönlü en az isteyenden yana da kaymıyor değil, tövbe tövbe :)

Ben her ihtimale göz önünde bulundurarak 10 fotoğraf götüreceğim, kim bilir zam falan gelir.

Gaydırı gubbak haber kaynaklarım:
http://www.uskudar.bel.tr/tr-TR/hizmet/basvuru-rehberi/Sayfalar/Nikah-Islemleri-Belgeler.aspx
http://www.beyoglu.bel.tr/beyoglu/hizmetler.aspx?SectionId=305
http://www.kirikkale-bld.gov.tr/web/default.asp?islem=bolum&id=3&detay=20

2 Haziran 2014 Pazartesi

Ey Girişimci! Korkma, titre!

"Hayatta bazı şeyler doğuştan gelir, diğerleri de sonradan kazanılır." Girişimcilik üzerine yazı yazmak için doğru bir başlangıç mıdır bilmem ama benim başlamak istediğim nokta bu. Girişimciliğin ilk kuralı: Başlamak için en doğru yeri asla bilemezsiniz, sadece başlamanız gerekir, geri kalan her şeyi zaman halleder.

Kurulan her 10 girişimden 8'inin battığını biliyor musunuz? O yada bu nedenle neredeyse %80 oranında bir kayıpla devam eden bir süreç nasıl cazip olabilir? %80 ihtimalle batacak girişimlere şirketler neden milyonlarca dolar yatırım yapar? Diğer sektörleri bilmem ama bilişim sektöründe cevap çok basit, eğer bu şirketlerden bir tanesi bile hayatta kalmayı başarır ve piyasada tutunursa tek başına milyonlarca/milyarlarca dolar elde edebilir, örneği çok ve iştah kabartıcı türden. Haliyle yatırımcılar için risk oranı yüksek görünse de nakit geri dönüşünü göz önüne aldığınızda yatırım maliyetinin (Özellikle büyük yatırımcılar için) düşük olduğunu görebilirsiniz. Bilişim sektöründe doğru girişimler insanlara doğru şekilde ulaştığında arz ve talep arasında uçurumlar olabiliyor ve bu yüzden riskli bir sektör bir anda çok cazip bir hal alabiliyor.

Her şey çok güzel, hayaller sınırsız, fikirler şahane, başlangıç maliyeti düşük (bir bilgisayar yeter), "on yüz bin milyon kullanıcım olsa, çarp bir dolarla, yırttık abicim yırttık..."

Hemen hemen böyle başlıyor her Türk'ün Bilişim girişimi heyecanı. Henüz fikir aşamasında iken bile heyecandan uyuyamaz hale geliyoruz değil mi? "Google'a da reklamı çaktık mı tamamdır bu iş", "Biraz da SEO kasmalı", "Sosyal medyaya da basarız, sonra gelsin like'lar, retweet'ler"

Her şey henüz hayal ederken en güzel halindedir. Gerçeklik duvarına çarpana kadar... Faturalar gelmeye başlar sonra, ev sahibi bastırır kira için, Devlet dayanır kapına, KDV, ÖTV, Stopaj vergisi, Gelir vergisi, damga vergisi, pul vergisi, zırt vergisi, pırt vergisi... Başında boza pişiren hısım akrabayı da unutmamalı tabi, "En güzel meslek öğretmenlik. Sözümüzü dinleyip de yazmadın ki! Ne güzel üç ay tatil"

Girişimcilik zor iştir. Nereden başlayacağını bilemezsin, nereye gideceğini kestiremezsin, ne kadar acı çekeceğini çekmeden bilemezsin, kimseye laf anlatamazsın, doğruyu yapsan da hatalısındır, kendini hep "Öğretmen olsaydım" eşiğinde bulursun da yediremezsin verdiğin emeğe.

Zamanında izlediğim Green Street Hooligans filminin en sevdiğim repliği şuydu: "Birkaç yumruk yeyip camdan yapılma olmadığınızı anladığınızda, sınırlarınızı zorlamadan yaşadığınızı hissedemezsiniz!" Girişimcilik tam da böyle bir şeydir, dayak atmayı öğrenene kadar dayağa doymamaktır bir bakıma. Kaybetmeden kazanmanın başka yolu yoktur çünkü, varsa da kıymetsiz ve çabuk vazgeçilendir.

Dolayısı ile nereden başlarsanız başlayın, muhtemelen en doğru yerden başlayacaksınız. Eğer karşınızda büyük bir iş varsa ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız herhangi bir yerden başlayın, gerisi gelir. Hata olduğunu bilmeden yaptığınız bir şey "hata" mıdır yoksa "ders" midir? "Bir musibet bin nasihatten iyidir" derler bizde, hakikaten öyledir. Kimilerinin "günah işleme özgürlüğü" var ya, sizin de hata yapma özgürlüğünüz var. Tecrübe dediğimiz de yapılmış hatalardan alınan derslerdir neticede.

Bu yüzdendir ki Ey Girişimci! Korkma, titre! Daha yapacağın çok hatalar var ;)


26 Mayıs 2014 Pazartesi

Özlemek

Özlemek sevgilim... özlemek
Yüklü bir kadın gibi
İçinde taşımaktır sevdiğini

1 Mayıs 2014 Perşembe

1 is 2 Many PSA / 1 Kişi bile çok fazla



Benicio Del Toro: Büyük bir problemimiz var ve yardımınız gerekiyor.
Dule Hill: Üniversitelerde, barlarda, partilerde ve hatta liselerde bile yaşanıyor.
Steve Carrell: Kız kardeşlerimizin ve kızlarımızın...
Danile Craig: Eşlerimizin ve arkadaşlarımızın başına geliyor
Seth Meyers: Bunun adı "Cinsel İstismar" ve durdurmak zorundayız.
Hill: Mutlaka durdurmak zorundayız. Lütfen dinleyin!
Del Toro: Eğer kadının rızası olmadan yaşanıyorsa ya da rıza gösteremeyecek bir durumdaysa, bu tecavüzdür. cinsel istismardır.
Carrell: Bu suçtur, yanlıştır.
Joe Biden: Böyle bir şey yaşanırsa, mutlaka bir şeyler yapmanız gerekiyor.
Del Toro: Böyle bir şeyle karşılaşırsam, sesimi yükseltirim
Craig: Eğer böyle bir şeyle karşılaşırsam kadını suçlamam, ona yardım ederim.
Hill: Çünkü problemin bir parçası olmak istemiyorum.
Meyers: Çözümün bir parçası olmak istiyorum.
Biden: Hepimiz çözüme katkıda bulunmalıyız. Saygılı ve sorumluluk sahibi olmakla ilgilidir bu.
Barack Obama: Cinsel istismarı bitirmek hepimize bağlı. Ve bu hareket sizinle başlıyor.
Craig: Çünkü bunu yaşayan 1 kişi bile çok fazla.

http://www.slate.com/blogs/xx_factor/2014/04/30/obama_anti_rape_psa_daniel_craig_steve_carell_seth_meyers_and_benicio_del.html