Bilmem kaçıncı kez izliyorum bu 500 Days of Summer şaheserini. Öyleki izlemediğim zamanlarda bir yanım "haydi artık çok uzun zaman oldu" deyip duruyor, kanıma giriyor, soluğu ekran başında alıyorum.
Daha önceki yazılarımdan birinde bahsetmiştim filmden ancak yine bahsetmek istiyorum, dilim şişmesin maksat. Taze taze izlemişken bir daha bir daha yorumlayayım.
Filmde Summer Finn'in ve Tom Hansen'ın ortak hikayelerini izlesek de senaryonun Tom'un bulunduğu ruhsal geçişlere odaklanması ile hikaye Summer ekseninde ilerleyip Summer'ın hikayesinden uzaklaşıyor. Onun yaşadıkları son sahnelere kadar açıklanmıyor. Dolayısı ile filmi Tom gibi takip ediyoruz. Bu yüzden sanırım Summer'a bu kadar kızmamız. Belki Summer'ın hikayesini dinlesek Tom'a "hey dostum senin problemin ne biliyor musun?" diye başlayan cümlelerle saldırabiliriz.
Senaryo yazarının detaylara gösterdiği ilgi takdire şayan. Her bir mimikte her bir harekette aleni bir çöküşü ya da olağanüstü mutlulukları anında görebiliyoruz. Filmin çekici olduğu kısımlardan biri de sanırım bu iniş çıkışlar. Bir an Tom ve Summer'la geleceğe dair mutluluk hesapları yaparken hemen ardından "n'oldu ya, niye böyle oldu ki!" saflığına dalabiliyoruz. Film en güzel tabir ile sempatik depresif.
Dış sesin de hastasıyım ayrıyeten. Çok ciddi bir şey anlatıyor gibi konuşup bildiğin geyik yapıyor. İyi de yapıyor yalan yok.
Bir gerçek daha dikkatimi çekti. Tom filmin başlarında ne kadar çocuksu ise sonlarına doğru da o kadar yetişkin idi. Sanırım filmin vermek istediklerinden, anlatmaya çalıştıklarından biri de buydu. Film, film olmaktan çok bir belgesele benziyor. Aşkın anatomisi, misyonu ve vizyonu üzerine anlatılmış güzel bir eser. İzleyin ef'em.
30 Temmuz 2011 Cumartesi
26 Temmuz 2011 Salı
Sen yağmur sonrası...
kalabalık bir sokak belki hayat
sen her köşe başı
yorgunluktan mı bu halim
düşünmek bile zor
kelimesiz geldiğim
fikirler yol almaz
dağınıklıktan mı bu halim
durulmak artık zor
geçmişte bitirdiğim
hüznümde hal kalmaz
dönüşmeden,
değişmeden gün olmaz
çare bulmaz
soluklanmaz zaman
yenilenmez yalan
toplanmamış bir oda
benle hayat
sen
yağmur sonrası...
Yüzüne bakıyordum, gözlerine, dudaklarına, bir gülüşten yakalayabildiklerimle yetinecektim hepi topu. Bir hayal yaratacaktım tozdan ve gazdan, yağmur yağdıracaktım, gözlerinde yedi renkten gökkuşağı. Bütün sesleri çıkaracaktım aklımdan, üryan kalacaktı kulaklarım, bir tek kahkahaların kalacaktı, bir tek...
Kelimeler kar edecek sanma, hiç bir sözlükte bulamayacaktın sana verdiğim anlamı. Hiç bir harf benzetemeyecekti seni, tanığı en şahane varlığa. Varlık kapısını kapattım senin için, çünkü varlığında hiç bir zaman benzetemeyecektim seni, sana.
Zaman doldurmaya anmamıştım adını, çünkü ne zaman aklıma düşsen zaman senle dolardı. Bardaktan boşalırcasına düşerdin dilime ve şarkılar sadece sana eşlik etmek için varlardı. Bir yaprak kıpırdardı rüzgardan ve sonra ayak sesleri aklımın en kaçkın yerlerinde. Gelmiş miydin?
Kitap aralarında saklardım seni, çocukluktan kalma bir alışkanlıkla. Oysa kelimeler susuzluğunu gidermezmiş kuruyan bir çiçeğin, ne kokun kaldı geriye ne de rengin, çocukmuşum, masalmışım.
Sen, yağmur sonrası dinginliğim, cesaretin ardından gelen korkaklığım, düşüncelerimden sızan cümlelerim ve dilsizliğim... Varlığın, fikrin kadar güzel değilken girme kalbime, sen, varlığı kafirliğim...
26 Haziran 2011 Pazar
I'm CEO, bitch / Bir facebook hikayesi, The Social Network
Araya askerlik girince ancak izleme ve yorumlama fırsatı buldum. Sektörel yakınlığımdan ötürü ilgimi oldukça çeken ve "neymiş bakalım şu facebook'un olayı" diye az buçuk kıskanarak beklediğim filmdi The Social Network. Kısmet bugüneymiş.
Mark Zuckerberg'in facemash.com ile başlayıp thefacebook.com (sonradan the atılıyor) ile devam eden hikayesi anlatılıyor. İzlemeden önce "acaba Zuckerberg'i bir bilişim ilahı olarak mı gösterecekler" diye korkuyordum, Fincher'dan beklemiyordum böyle bir davranışı ama her halükarda ortada 500 milyon kullanıcısı olan bir sitenin kurucusunun hikayesi vardı. Dünyanın en popüler sitesinin (olayının) sahibi, en genç dolar milyarderinin hikayesini başka yönetmen kalmadı da neden Seven ve Fight Club'ın yönetmeni çeker diye de sinirlenmiyor değildim, paranın çekiciliği işte :)
Bilişim sektöründe Bill Gates gibi bir örneğimiz vardı. Filmde bir sahnede Zuckerberg ile aynı sahneyi paylaşmaları da güzel bir birleşim oldu bence. Ticari büyümeleri sektörel zekadan ziyade tilkiliğe bağlı olan iki insan. Ha hangisi daha zeki derseniz Gates açık ara önde bitirir. Gates doğru yerde doğru hamleleri kendi iradesi ile yapan bir insanken, Zuckerberg doğru yerde doğru insanların kendi adına doğru kararlar verdiği şanslı bir insan imajını aşamadı gözümde.
Facebook aslında bir ilk değildi, muadili olmayan bir platform değildi, ne teknolojisi yeniydi ne de çıkış fikri. Tek farkı kapalı bir sistem olarak başlaması ve insanların kendi orjinal isimleri (nick kullanmadan) ile üye olabilecek güveni kazanabilmesiydi, kabul bir internet sitesi için çok çok çok zor kazanılan bir şey. Bunu sağlayabilmesi ise Harward gibi bir üniversitede başlamış ve kabul görmüş olmasına bağlı. Aynı şey Sütçü İmam Üniversitesinde başlasa kim takardı değil mi :)
Film olayı en başından ele alıyor. Zuckerberg'in fikri ilk (ç)almasından günümüze kadar geçen süreyi anlatıyor. Aradaki gelişimlerin ve zıplayışların anatomisini çiziyor. Fincher'ı takdir etmek gerekir oldukça akıcı ve tarafsız anlatmaya çalışmış. Zuckerberg rolündeki Jesse Eisenberg'de çok başarılı bir oyunculuk göstermiş, kendine güvenen ama kabul görememiş bir adamı hal ve hareketleri ile oldukça iyi canlandırmış.
Film bittiğinde facebook'u açıp "adamlara ne para kazandırmışız arkadaş, birbirlerine düşmüş keratalar" diyebilirsiniz ama 2 dk'dan sonra tekrardan izleyici olmaktan çıkıp kullanıcı oluyorsunuz ve ne beğensem diye seyre çıkıyorsunuz.
Fikri (ç)almaktan bahsetmiştim, ama aslında bilişim sektöründe muğlak bir konu olduğundan öyle söyledim. Yani birisi bir fikri dile getirdiğinde geliştirerek sahiplenebilir, neticede fikir soyut bir üründür ve ilk kim gerçekleştirirse onun olur. İspat edemiyorsanız sahip de olamazsınız. Facebook, Zuckerberg'in fikri olmayabilir ama şu an milyar dolar sahibi olan kendisidir. Burada etik olmayan durum fikrin sahiplerinin Zuckerberg'i fikri gerçekleştirmek için tutmaları ve Zuckerberg'in onları saf dışı ederek kendi başına ilerlemesi. Eğer her programcı böyle davransa şirketlerin, her elemanın başına bir adam tutup 24 saat takip ettirmeleri gerekir. Yazılımcıların imajı açısından kötü. Bu yüzden artık şirketler paranoyaklaşarak gitgide bilgi güvenliği konusunda elemanlarına ardı ardına sözleşmeler imzalatıyorlar. Ortada böyle örnekler olunca adamlara hak vermemek elde değil. Örneğimiz 25 milyar dolarlık bir kazık neticede.
http://www.filmarasi.com/Movie.aspx?ID=565473&Name=The%20Social%20Network(2010)
Mark Zuckerberg'in facemash.com ile başlayıp thefacebook.com (sonradan the atılıyor) ile devam eden hikayesi anlatılıyor. İzlemeden önce "acaba Zuckerberg'i bir bilişim ilahı olarak mı gösterecekler" diye korkuyordum, Fincher'dan beklemiyordum böyle bir davranışı ama her halükarda ortada 500 milyon kullanıcısı olan bir sitenin kurucusunun hikayesi vardı. Dünyanın en popüler sitesinin (olayının) sahibi, en genç dolar milyarderinin hikayesini başka yönetmen kalmadı da neden Seven ve Fight Club'ın yönetmeni çeker diye de sinirlenmiyor değildim, paranın çekiciliği işte :)
Bilişim sektöründe Bill Gates gibi bir örneğimiz vardı. Filmde bir sahnede Zuckerberg ile aynı sahneyi paylaşmaları da güzel bir birleşim oldu bence. Ticari büyümeleri sektörel zekadan ziyade tilkiliğe bağlı olan iki insan. Ha hangisi daha zeki derseniz Gates açık ara önde bitirir. Gates doğru yerde doğru hamleleri kendi iradesi ile yapan bir insanken, Zuckerberg doğru yerde doğru insanların kendi adına doğru kararlar verdiği şanslı bir insan imajını aşamadı gözümde.
Facebook aslında bir ilk değildi, muadili olmayan bir platform değildi, ne teknolojisi yeniydi ne de çıkış fikri. Tek farkı kapalı bir sistem olarak başlaması ve insanların kendi orjinal isimleri (nick kullanmadan) ile üye olabilecek güveni kazanabilmesiydi, kabul bir internet sitesi için çok çok çok zor kazanılan bir şey. Bunu sağlayabilmesi ise Harward gibi bir üniversitede başlamış ve kabul görmüş olmasına bağlı. Aynı şey Sütçü İmam Üniversitesinde başlasa kim takardı değil mi :)
Film olayı en başından ele alıyor. Zuckerberg'in fikri ilk (ç)almasından günümüze kadar geçen süreyi anlatıyor. Aradaki gelişimlerin ve zıplayışların anatomisini çiziyor. Fincher'ı takdir etmek gerekir oldukça akıcı ve tarafsız anlatmaya çalışmış. Zuckerberg rolündeki Jesse Eisenberg'de çok başarılı bir oyunculuk göstermiş, kendine güvenen ama kabul görememiş bir adamı hal ve hareketleri ile oldukça iyi canlandırmış.
Film bittiğinde facebook'u açıp "adamlara ne para kazandırmışız arkadaş, birbirlerine düşmüş keratalar" diyebilirsiniz ama 2 dk'dan sonra tekrardan izleyici olmaktan çıkıp kullanıcı oluyorsunuz ve ne beğensem diye seyre çıkıyorsunuz.
Fikri (ç)almaktan bahsetmiştim, ama aslında bilişim sektöründe muğlak bir konu olduğundan öyle söyledim. Yani birisi bir fikri dile getirdiğinde geliştirerek sahiplenebilir, neticede fikir soyut bir üründür ve ilk kim gerçekleştirirse onun olur. İspat edemiyorsanız sahip de olamazsınız. Facebook, Zuckerberg'in fikri olmayabilir ama şu an milyar dolar sahibi olan kendisidir. Burada etik olmayan durum fikrin sahiplerinin Zuckerberg'i fikri gerçekleştirmek için tutmaları ve Zuckerberg'in onları saf dışı ederek kendi başına ilerlemesi. Eğer her programcı böyle davransa şirketlerin, her elemanın başına bir adam tutup 24 saat takip ettirmeleri gerekir. Yazılımcıların imajı açısından kötü. Bu yüzden artık şirketler paranoyaklaşarak gitgide bilgi güvenliği konusunda elemanlarına ardı ardına sözleşmeler imzalatıyorlar. Ortada böyle örnekler olunca adamlara hak vermemek elde değil. Örneğimiz 25 milyar dolarlık bir kazık neticede.
http://www.filmarasi.com/Movie.aspx?ID=565473&Name=The%20Social%20Network(2010)
22 Haziran 2011 Çarşamba
Ne kalır geriye?
Yine başlamak zor geliyor yepyeni bir cümleye. Oysa ilk kez konuşmuyorum kelimelerle. Kurulmuş bir saat gibi ilk kez aklımda belirmiyor sözcükler. Ama yine de bir cümleye başlamak sahiplenmek gibi geliyor anlattıklarını ve sahip olamamanın korkusu ağırlaştırıyor başlangıçları.
Hayatta hiç bir şeye bağlanmamalı, umutla beklememeli, anlamından fazlasını yüklememeli, yüklenmemeli. Oysa hayat hiç bir zaman fazlasını da vaad etmemişti, ne ise oydu alacağımız. Ticaretini yaptığımız hayallerle yıprattık gerçeklerimizi. Büyük büyük sözler söyledik kimi zaman, sesimizin yetmeyeceği şarkılara heves ettik, elimizin uzanmayacağı dallara dokunmaya çalışırken yaraladık elimizi kolumuzu, hepsi tek bir şey için, daha güzel daha mesut anlar için. Peki onca yaşananlardan sonra ne kaldı geriye?
Bakmayın hüzünle bu kadar çevrelendiğimize, hayat dediğimiz de bu değil mi zaten? Duvarları hüzünle boyalı dört duvar. Neresine asacağımıza karar veremediğimiz mutlu anlarla süslenmiş dört duvar. Hayal kırıklıklarının diş geçirip yerinden çıkartığı çivilerle delik deşik olmuş dört duvar. Ve ortasında biz varız, tek başımıza, sessizce izliyoruz her bir duvarı, dönüp dönüp sayıyoruz dört buluyoruz, gariptir, her seferinde şaşıyoruz matematiğin şaşmadığına. Yaşamak, bütün mutlu tabloları ve tabloları asmak için deldiğimiz ve kimi zaman söküp delik deşik bıraktığımız duvarları kabullenmek oluyor sonunda. Yaşamak hayatı kabullenmek oluyor sonunda.
Yaşamak güzel şey. Var olmak. Onca yaşananlardan geriye ne kalıyorsa artık. Nasıl olsa bir son durağı var her seferin, nasıl olsa her şarkı son bulacak son bir notada, nasıl olsa son cümlesini söyleyecek her kitap, o zamana kadar mutlu olmayı bilmeli elde kalanlarla. Küçük de olsa tablolar asmaya çalışmalı, elde çekiç çivi. Her zaman mutlu olamasak da, gözlerimizi kapatırken son kez, tablolara son kez bakıp gülümseyebilmeli.
Ne kalır onca yaşananlardan geriye?
İnsan...
9 Aralık 2010 Perşembe
Kısa bir ara / O şimdi asker
1 Aralıktan itibaren resmi olarak askerim. Henüz gideceğim yer ve süre belli değil. Cuma günü netleşecek. Buradan haber vermeye çalışacağım ama 24 saat internet başında olduğum dönemlerden farklı olacağı için fırsat bulamayabilirim. Vakit buldukça askerlik anılarımı da taze taze yazarım buraya, anlat anlat bitmez artık :p
Allah sağ salim gidip gelmek, herkesi sağ salim yerinde bulmak nasip etsin. Bir daha ki blog yazıma kadar kendinize iyi bakın.
Görüşmek üzere
Allah sağ salim gidip gelmek, herkesi sağ salim yerinde bulmak nasip etsin. Bir daha ki blog yazıma kadar kendinize iyi bakın.
Görüşmek üzere
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
