19 Haziran 2012 Salı

Sen yokken




Sen yokken gittim
Korkularımın üstüne
Hiç ardıma bakmadım
Gümüş şiirler yazdım sen yokken
Çok yangın çıktı yüreğimde
Küllerini bile savurmadım
Irak denizlerin fırtınasıydım
Uzak iklimlerin sert rüzgarları
Kulaçlarken denizinde gurbeti
Kanlı savaşlarım,
Belalı sevdalarım olmadı hiç
Ama hep sustum,
Hep ağladım, hep yandım sen yokken.
Bekliyorum dönüşünü yeniden,
Bir gelsen,
Hayatın önünden alsan beni
Bir gelsen,
Sellerin önünden alsan beni
Bir gelsen,
Ölümlü düşlerimden alsan beni.

Çok durdum güneşe karşı bir başıma
Savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin
Sen yokken,
Az dolaşmadım gönlümün kuytularında
Üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda
Bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında
Zifirlerinde sadece ben üşürdüm.
Hiç aldırmadım esen rüzgara
Hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya
Yinede hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından
Ama bütün yangınlar beni yaktı önce
Hep ortasında kaldım vurgunların
Vurgun nedir ki? deme
Bir babanın serzenişi nasılsa öyle
Bayrakları indirilmiş,
Bozguna uğramış bir hisardım sen yokken
Hep sustum,
Hep yandım, hep ağladım sen yokken.
Bir gelsen,
Yangınlardan alsan beni,
Bir gelsen,
Dünyalarımdan alsan beni,
Bir gelsen,
Şafaksız gecelerden alsan beni,
Ama ne zaman gelsen,
Akşam kızılı gözlerimle bulacaksın beni.

- Cahit Külebi / Sen yokken -

20 Mayıs 2012 Pazar

Just a beginning

Sarhoş olmak ister insan, bazen... Hava boğar, su kurutur, dostlar acı verir... Çareyi içmekte bulur, bir süreliğine de olsa kaçmak için tanıdık her şeyden... Ancak farkına varır bir müddet sonra, unutulan her şey yeniden hatırlandığında, olduğundan daha büyük döner.

Hayatta son diye bir şey yok... Her şey yeni bir başlangıçtan ibaret. Yitirilen şeylerden sonra kimi zaman karamsarlığa düşer insan, "yaşayamam" der kadere baş kaldırırcasına, "Her şey bitti" der yeniden başladığının farkına varmadan. Hayat oyunlarla doludur, biri bitmeden hazırlanır diğeri ve insan oyunu oynamakla mükelleftir. Bu yüzden bütün dinlerde oyunun yarısında çıkıp gitmek günahtır, yazıktır onca hazırlığa.


O ki, sedâsına yandıkça bütün mahlûkat, 
Arş-ı Alâ'da Ezel kasrına çıkmış yedi kat, 
Geriyor hüsn-i ilâhîsine atlas perde... 
En güzel vuslatı tattırmak için mahşerde 
Bize, gündüz gece, zehrettiği hicrâna şükür.

- Faruk Nafiz Çamlıbel / Hamd-ü sena -

13 Mayıs 2012 Pazar

The infinite madness



Bir çakıl taşını olduğu yerden alıp dibi görünmeyen bir kuyuya bırakırsın, ne kadar derin olduğunu anlamak için. Taşı, aldığı yolu, kuyuyu ve dibini bilmezsin ama merak edersin, "ne kadar derin?", taş yol aldıkça dinlersin katettiği yolu, çarptığı kayaları, o son sesi beklersin ya da sessizliği.

Aşk da böyledir, bir fikri alırsın olduğu yerden, bırakırsın sevgilinin gözlerine. "Acaba ne kadar sevebilirim onu?" dersin. Taş düşer, fikir düşer, gönül düşer dipsiz kuyuya. Daha bırakırken bilirsin aslında çıkaramayacağını ama merak işte. Fikir yol aldıkça dinlersin katettiği yolu, yüreğinin çarpışlarını, o son sesi beklersin ya da sessizliği.

Aşk sabır ister, zikrini, emeğini. Dile düşmek ister, dillendirilmemek. Sıkı pazarlıkçıdır, her şeyini ister, sahip olduğun olmadığın, karşılığında bir hoş söz, bir sıcak tebessüm vadeder en fazla, maksat ayağın alışsın. Fikir yol aldıkça o son sesi beklersin hep, korkarsın bir gün duyacağından.

Ah be çocuk! Kuyuya taş atmak deliliktir.

The Unknown artist




Ah be çocuk! Uzunca bir romanın ortasında bir yerde kaldığın yeri kaybedersin ya, bir anlık gafletinle kayıverir yapraklar ellerinden, kitap kapanı verir kucağına, küfür kıyamet sayfaları karıştırırsın tekrardan, geçtiğin sayfaları, okuduğun hikayeleri tekrardan okursun, "işte buradaydım" diyene kadar söylenirsin ya, öyle değil miyiz biz de şu anda?

İnsan, hayat denen romana bir kitap aralığı takamıyor ki, şimdi şu anda hangi sayfada, ne kadarını okudu, ne kadarı kaldı bilemiyor ki. Her gün mazi gözünde canlanmıyor mu, kaldığın yeri hatırlatırcasına? Ah be çocuk! ne kadar yaşarsan o kadar çoğalıyor tekrarlar.

Bir filmden çok tiyatroya benziyor hayat, geriye alıp tekrardan yaşayamıyorsun hafızanda yer etmiş hatıraları. Bir yerden sonra zamanında kötü olan anılar da gülümsetiyor, özletiyor güzel olanlar kadar. Yaşanmış bir anı değişemiyorsun başka bir anla, hep başa dönme özlemi, hep gidene hasretiz.

Ah be çocuk! Tam şu anda okuyorsun bu satırları ama az sonra unutacaksın yine kaldığın yeri.

8 Mayıs 2012 Salı

The Unknown track



Ateş-tenim dokunma sevgili, dudaklarımda zehr-i saadetin. Korkmaya alışmışım çocukluktan, üç harflilerden, bozulur diye mutlu olmaktan, göz yaşına döner diye kahkahalar, ben tahtaya vururum, kendi saçımı kendim çekerim. Aşk da üç harflidir, dokunma sevgili.

Ne çok duvar var, ne çok mani. Bu topraklar mıdır ki bize hüznü sevdiren? Toprak her can verdiğine şükrü öğretirdi bir zamanlar, sahip olunanla mutlu olmayı. Çok mu şehirli olduk, toprağa - dokunmak artık kirlenmek değil de ne?

Ah be çocuk, korkuyorum anlatamamaktan. Bir yerden sonra insan idareyi korkularına devrediyor. Çok sık olmuyor güzel şeyler, ya da göz görmüyor kirliliğin kalabalığında. Nadir olandan korkuyor insan, sahiplenmekten, sevmekten. Ve bir gün kaybetmekten. Elinden bir kez kayıp düşürmene bakar bardağın kırılması. Ah be çocuk, korkuyorum sana kanmaktan.

Ateş-tenim dokunma sevgili, dilimde zehri sözcüklerin.