14 Ocak 2009 Çarşamba
14 Aralık 2008 Pazar
Arabesk
-nedir bu?...
-içinde yaramın kabuğu var...
-yaranın kabuğu mu?
-düşündüm ki fotoğraf vermekten iyidir, fotoğrafa bakar bakar alışırsın... ama yara öyle değildir,etimden bir parçadır, ne zaman baksan acırsın...
-insan sevdiğine yarasını verir mi?
- Vizontele -
Arabesk gelen her söz, her şarkı, her duruş ve bakış aslında bir noktada bizim doğal davranışlarımızdır yada dışa vurumlarıdır. Ancak kabul etmek istemeyiz, elimizin tersiyle itip aşağıladıkça hanemize bir puan yazılacağını düşünürüz. Başkasına zarar vermek daha kolayımıza geldiğinden çoğu zaman başkası üzerinden bu arabesk uçlarımızı törpülemeye çalışırız, "diğerleri"ni ezdikçe yüceldiğimizi farzederiz. bir insalık trajedisidir bir bakıma, bir yanılsamadır.
Şiir yada hikaye yazarken özellikle dikkatimi çeker bu olay. Biraz derinlere indikçe içimden bir arabesk canavarı peyda olur, "bir kulunu çok sevdim"den başlar, "çeşmenin başına" iner, "bir öğrenci bileti verir misin abi" yle keyiflenir. Yapmacık yada sonradan kazanılan bir davranıştan, bilgiden, sözden daha çok şey ifade eder. Güzel ve özeldir. Ancak şiiri ve hikayeyi öyle bir kıvama getirirki, "yeter ulen ben gidip yaprak dökümü izlesem daha iyi" deme noktasına kadar vardırır. Arabesk iyidir, ama fazlası bünyede küçük emrah triplerine yol açacağından kıvamında alınmalıdır.
Bakmayın siz "ben arabesk dinlemem, ne o öyle köylü gibi" diyenlere, 2 kadeh rakıdan sonra bütün İbo, Orhan baba ve Ferdi parçalarını ezberden söylerler. [Ohhh! içelim güzelleşelim...]
*******************
İnsanın sevdiğine kendinden bir parça hediye etmesi ne muhteşem bir fikirdir yahu. Arabeskin damardan, derinin en ince yerinden enjekte edilmesidir. İç acıtan, sancıtan bir şiirin mısraları gibi... Bir fotoğrafın soğukluğunu alaşağı edebilir, diğer hediyeleri tozlu raflardan indirebilir, bir vücuda ve şekle sokabilir. Yılmaz Erdoğanı bu güzel fikir için canı gönülden tebrik ederim.
şimdi sen gidiyorsun ya
herkes sana benzeyecek
- Yılmaz Erdoğan -
öyle işte...
29 Kasım 2008 Cumartesi
Ufku görmek için ufka bakmak gerekir
Canı kim cananı için sevse cananın sever
Canı için kim ki cananın sever canın sever
- Fuzuli -
Hayalerimi canlı tutmak için bu aralar baya yoğun çalışıyorum. Geçenlerde bir arkadaş ile konuşurken şöyle bir cümle geçti
"Yarınlar yarınları isteyenlerin değil, uğrunda çaba sarfedenlerindir."
Bir kez daha anladım ki bu dünyada rahatlık isteyenler, hayallerine ulaşamayacaklarını kabullenenlerdir. Bir müddet ben de hayallerimi göz ardı etmiştim, rahatlamıştım. Her akşam eve geldiğimde dizi izliyor, internet üzerinden oyun oynuyor, hafta sonları çıkıp geziyor, vs... yapıyordum. Ancak bir müddet sonra baktım ki amaçsızım. Yaşamak ama ne için? Eğer her hangi bir neden yoksa neden yaşamalıydı ki insan? Sorgulamaya başladım. İnsan neden vardı / neden yaratılmıştı? Yeyip, içip, ibadet edip, çalışıp, yatıp, kalkıp, sevişip, vs... için mi? Yani zaten yapabileceklerimizi yapmak için mi? Biraz basit değil mi sizce? Ulaşılmaza ulaşma çabası yaşamak ve savaşmak için daha iyi bir neden değil mi? Ben bir gün şöyle yapacağım deyip, sonunda yaptığında aldığın haz dünya üzerindeki hangi güzel vücuttan yada yiyecekten alınabilir? Başarmak, ulaşmak ve egonun tatmini.
Tasavvufi bir şey gibi aslında. Allaha ulaşmaya çalışmak için kendinden vaz geçmek ve "Enel Hak" yolunda yürümek gibi, aslında egonun en yüksek seviyede tatmini. "Oldum" demenin nefsinden geçmek demek olduğu gibi. Belki biraz abarttım ama sözün özü bir şey olmak yada hiç bir şey olmak her ikisi de kabul edilebilir ama arası yani "idare etmek", cıııkk, sıkıcı.
Başarmak değil işin zevkli kısmı, uğrunda kendinden neler verebileceğini, kapasiteni ne kadar zorlayabileceğini görmek asıl zevkli kısım. Cyrano de Bergerac der ki:
İlla kazanmak için savaşılmaz ya, hatta beyhude olunca daha güzel.
ve yahut Mevlana der ki:
Dün dünle beraber gitti cancağızım
ne kadar söz varsa düne ait
bugün yeni şeyler söylemek lazım.
Yani dünden, bir önceki günden bir farkım olmayacaksa muhtemelen yarın da, ertesi gün de farklı olmayacak. Eeeee! Nerde kaldı yaşamanın, nefes almanın, insan olmanın zevki. Hormonların kendiliğinden çalışmasını beklemek vücudu tembelleştirmek değil mi? Riskin verdiği kalp çarpıntısı, soğuk terler bu rutin içerisinde nereye girebilecek?
ve Green Street Holigans'da şöyle bir söz geçer:
bir kaç yumruk yeyip camdan yapılma olmadığınızı anlamadığınızda, sınırlarınızı zorlayıp yaşadığınızın farkına varamıyorsunuz.
Sanırım bir kaç yumruk yemek kimseye kalıcı bir zarar vermez. Ancak daha da güçlendirir. Hayatı yeni gelin gibi tutmayız. Madem yaşıyoruz, neden sınırlarımızı zorlamayalım ki? Ya olursa hayallerimiz? İmkanımız varken ya başarabilirsek? Şahane olmaz mı!
İmkanımız varken diyorum çünkü bir gün geldğinde hayal kurmak için bile çok geç olabilir. Zaman üzerine bindiğimiz bir at değil, istediğimiz yere götürelim. Ayağımızdan asılıyız ona nereye gitmek istiyorsa oraya sürüklüyor. Neden sürüklenirken aldığımız yaralardan hazzetmeyelim, madem tutamıyoruz zamanı elimizden ne geliyorsa yapmalıyız.
Biliyorum yine ilk giriş ile içerik alakasız oldu :)
öyle işte...
16 Kasım 2008 Pazar
Atonement / Kefaret
yonetmen & sanat yonetmeni & vb...:
goruntuleri, isik kullanimini, geri donuslerdeki ustaligi bir hayli begendim. bazi sahnelerde filmi durdurup gorduklerimi hazmetmeye calistim, gayet basarili bir yonetim kadrosu oldugunu soyleyebilirim.
muzik:
daktilo sesi fikrini cok takdir ettim. sahane bir tat vermis. ilk giristeki muzik ile filme baglamayi, merak uyandirmayi basarmislar.
oyuncular:
filmin baslarindaki oyunculuk cok doyurucu, tatmin edici ve heyecanlidirici iken filmin ortasindan itibaren performansin dustugune sahit oldum. sanirim bunda oyunculara degil senaryonun yetersizligine suc buluyorum (kitabi okumamis biri olarak soyluyorum bunu orada nasildir bilmiyorum).
senaryo:
cok saglam olmayan temeller uzerine oturmus gibi geldi bana. filmin baslari guzel olmasina ragmen bir noktadan sonra senaryodaki kopukluklar ya da konular arasindaki iletisim azligindan seyir zevki dusuyor, ta ki ropartaj kismina gelene kadar, buradan sonra yine toparlamaya basliyor ancak izleyici olarak yarim saatlik bir sureden hic keyif almadigimi soyleyebilirim. bir ask hikayesi havasi var ama soluyamiyorsunuz desem yeridir. agirlik verilmesi gereken yerleri hafif bir dokunusla gecmisler, gereksiz yerleri de gereksiz bir sekilde onemliymis gibi vermeye calismislar. filmin bu haline sadece bir ek yapilarak kurtarilabilirdi, olum sahnelerini biraz daha dramatik yapsalardi sahane bir film olabilirdi, en azindan akilda kalici olurdu. yaklasik bes dk sonra izlediklerimden aklimda kalanlar kendi kendini yok edecek gibi gorunuyor, zira sirada daha guzel filmler var.
ama izleyin yine de o kadar emek verilmis nihayetinde.
not : keira knightley'nin o ingiliz aksanina hastayim, kendisine de hastayim, sanirim sadece onun icin bile izlenir.
not2 : james mcavoy'yi bir kez daha takdir ettim. oyunculugu takdire sayan, ryan reynolds ile beraber takibe alinmistir.
14 Kasım 2008 Cuma
28 Days
Türkçeye "28 gün" olarak çevrilmiş, baş rolde Sandra Bullock'un oynadığı güzel bir film. IMDB notu olarak 5.8 almış görünüyor ama tahminim 7 civarıydı film sayfasına giderken. Ortalama üstü gibi geldi bana, sanırım IMDB ile biraz ters düştük bu konuda :)Film alkolik bir kadının, bir kaza sonucu hapis cezası yerine 28 gün süren bir rehabilitasyona katılması üzerine inşa edilmiş. Konu bilindik, hikaye, verdiği mesajlar da bildiğimiz daha doğrusu bizlere her zaman anlatılmak istenen şeyler. Mesaj aynı sözün özü. Ancak Bullock'un filme kattığı güzellik artı değerlerden birisi. Yönetmene çok iş düşmemiş gibi görünüyor, zaten Bullock almış götürmüş filmi.
Esprili, sevecen bir film olarak izledim. Küçük notlar aldım söylenenlerden. En çok hoşuma giden kısmı ise şu oldu: "Bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız, zorunda kalıyorsanız, bunu size hiç kimse yaptıramaz. Hiç bir insan gücü düşündüğünüzün aksini ispat edemez. Bunun farkına varıp kendinizi değiştirmelisiniz. Bunun için muhtemelen kötü şeyler görmeniz, yaşamanız gerekse de, ancak size kendiniz doğru yolu gösterebilir."
Andrea'nın uyuşturucudan ölümü, Eddie'nin o hatunla sevişmesi ve bu olanların o insanların rehabilitasyon merkezinde bulunmalarının sebebi olması ve Gwen'in bunlardan sonra yüzünün aldığı ifade. "Sana ancak sen yardım edebilirsin."
Ben hoşlandım bu filmden. Bir daha izlermiyim? Zannetmem. Ama güzeldi.
Filmden hoşuma giden bazı replikleri de yazayım tam olsun.
"Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için iç huzuru, değiştirebileceklerimi değiştirmem için cesaret ikisi arasındaki farkı anlayabilmem için bilgelik ver bana."
"Deliliğin tanımı, her seferinde farklı sonuçlar bekleyerek aynı davranışı defalarca yinelemektir."
"Bazen birinin kıçına tekmeyi vurmak için o kıçı öpmek gerekir."
"Asla kimsenin sloganı olma, çünkü sen bir şiirsin."
"Küçük şeyleri kontrol edebilirim, geri kalanını oluruna bırakmalıyım. Zaten bu başkasının görevi."
İyi eğlenceler :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)