14 Nisan 2013 Pazar

O yer


Kırıldığım yerler sızlıyor sende
affet!
balık istifi düşlerim
sana dokunduğum yerde

FC / 14.04.2013

12 Nisan 2013 Cuma

ahirim sensin



Bir tele dokunur önce, yıllar titrer, yollar titrer... Nice yaşanmışlıklar birer oyuk açmıştır sözcüklerinde, nice hüzünlerle dökülen yaşlar doldurmuştur oyukları, kaderden değil kederden alacaklıdır sevinçleri. Bir tele dokunur önce, kelimeler titrer, dinleyen titrer...

Söyleyen, söylediğiyle kalmaz, çığırdıkça duyulur da söylettikçe yaşar, kandırma bizi, kim inanır öldüğüne Neşet Ertaş!

7 Nisan 2013 Pazar

Ayan Beyan


Ellerin düşerken avuçlarımdan
çoktan göğü sarmıştır yağmurun heyecanı
ve titrek bir sözcüktür sevmek
gözlerin çekilirken kıyılarımdan

en güzel namedir çalan vapurun düdüğü
sen vazgeçince yalnızlıktan

Bir görünür bir kaybolur güneş
yollar uzadıkça uzar gölgelerde
vuslat çaresizliğin diğer adı mıdır?
gönlümü terketmek isterken ellerinde

aslında bir çaredir, çaresizlik
söyleyecek söz, nihayete erdiğinde

Bir hüküm gibi yazılıdır, yaşanacak olan
suskunluk, en tuhaf organı cümlelerin
bir bakışta gizlemiş Yaratan, meçhulü.
tek bir bakışta tamamlanır eksik olan

Rüzgar çalacak, dallar söyleyecek sana
güftelerimi, kulak ver, ayan beyan. 

F.Ç. / 07.04.13

6 Nisan 2013 Cumartesi

Gregor Samsa bir sabah uyandığında... / Dönüşüm

Orjinal adı Die Verwandlung olan Metamorfoz/Dönüşüm/Değişim olarak da bilinen Franz Kafka'nın en çarpıcı eseri. Diğer kitaplarını okumadım henüz ama genel görüş bu yönde. Yıllar önce Kağan ile muhabbetini yaptığımızı hatırlıyorum, "çok güzel, mutlaka oku" demişti, "ne anlatıyor?" dediğimde ise "Samsa diye bir adam var ve sabah uyandığında böceğe dönüşüyor" demişti, kitap hakkında ipucu verdiğini düşünerek kızmıştım ilkin, ta ki bugün kitabı alıp ilk cümleyi okuyana kadar.

İnsanın hayatında en az bir tane pot kıran ve sözünü esirgemeyen dostu vardır ve zaman zaman düşünmeden pat diye kötü haberi verir. Kafka da öyle patavatsız ve sözünü esirgemeyen bir yazar anlaşılan. Kitabın ilk cümlesi:
"Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu."

Kendimi bir yazar olarak hayal ediyorum, ilk cümle çok mühim, ne anlatabilirim? Belki olayların geçeceği mekanın tasviri ile başlamalı söze, havadan, sudan, mevsimden bahsetmeli belki, öyle ya konuya hemen girip okuyucuyu sıkmaya, hikayeyi zora sokmaya gerek var mı? Asıl ağır ve temel mevzular gelişme bölümünde olmalı, ki okuyucu takip edebilsin konuyu. Hımmm, mantıklı. İllaki bir giriş, gelişme, sonuç sıralaması olacak, hikaye dediğin böyle olmalı.

Bir de Kafka'yı bu kitabı yazarken hayal ediyorum. Daha doğrusu edemiyorum :/ ilk cümlenin yıkıcı, son cümlenin bu kadar kayıtsız olmasını izah edemiyorum. O zaman bakış açısını değiştirmek gerek. Neydi elimizdeki klasik öykü sıralaması? Giriş, Gelişme, Sonuç. Eğer ilk cümle Giriş ve son cümle Sonuç bölümü ise geri kalan her şey Gelişme bölümü oluyor. Evet, başlangıç ve bitiş bu kadar net aslında, kitap sadece Gelişme bölümünden ibaret. Ve Gregor Samsa ne kadar ana karakter olarak görünse de, gelişmeye ve ana fikri vermeye yönelik ortaya konulan bir malzemeden, sahneden ibaret. O zaman hikayede anlatılan da geri kalan her şey olmalı, yani Dönüşüm, Samsa'nın bir böceğe dönüşmesinden öte bir şey, Samsa'nın dışındaki her şeyin dönüşümü demek oluyor.

Hikayede "Böceğe dönüşmek" olarak bahsi geçen şey bir sembol, bir imge. Buna mühendislik yaklaşımı ile X dersek bir tek hikayeden N tane farklı hikaye okuyor durumuna gelebiliriz. Misal, Samsa'nın ciddi bir kaza geçirip yatalak bir hastalığa yakalandığını düşünün ve X kısmına "Yatalak hasta"yı koyun, geri kalan hikayede ufak tefek rütuşlarla aynı ana hatları rahatlıkla tekrarlayabilirsiniz. Çünkü dönüşüm, ailenin, içerisinde bulunan bir bireyinin dönüşümünü kabul edememesinden ibaret. Bana Balzac'ın "İnsanlık Komedyası"ndan bir parça gibi göründü bu hikaye.

Her romanın bağlantılı olduğu, en azından ilham aldığı bir gerçek yaşam öyküsü vardır. Bu roman için de kimisi Kafka'nın babasının bir mektubunda "Sen bir boceksin, parazitsin ailenin sirtinda" demesine bağlıyor, diğer çoğunluk ise Kafka'nın aslında "Sanayi Devrimi"ne göndermede bulunduğu için böyle bir kitap yazdığı görüşünde. Her ikisinin de doğruluk payı olabilir. "Sanayi Devrimi" kitabın ilk sayfalarını ve son sayfasını okuyanlar için daha mantıklı görünüyor. Hele ki ilk böceğe dönüşme aşamasında Samsa'nın işi düşünüp, ne olacağını, patronunun nasıl tepki vereceğini düşünmesi en sağlam delil olsa gerek. Ancak Dönüşüm'de Kafka bir başkasından daha çok kendini tasvir etmiş ve babasına kendisini kabul ettirememesini edebi bir yolla anlatmıştır. Hatta "Yargı" adlı kitabında bu etkinin daha belirgin olduğu söylenir. "Babaya mektup" ile baba-oğul ilişkisini sorgulamayı sürdürmüştür.

Kitabın en ilginç yanı aile bireylerinin Samsa'nın bir böceğe dönüşmesini yadırgamamış olmaları. İnsan bir şok olur, değil mi? Aile, sadece görmezden gelme ve iğrenme hissine sahip oysa, sorgulamıyor, sahiplenmiyor ya da veryansın etmiyor olanlar karşısında.

Uzun zamandır tasvir gücü bu denli yüksek bir kitap okumamıştım. Sıkmayan ve net olmaya çalışan, okuduğunuz her satırı hayal gücünüzde canlandırmanıza fırsat veren bir yazım dili var. Çok sayfalı romanlardan korkanlar için de tam bir ilaç, toplamda 80 sayfa.

Kafka, zamanında bu kitabı basmak isteyenlerden özellikle kitap kapağında böcek göstermemelerini ister, bu kitapta anlatılanın böcekten öte bir şey olduğunu söylermiş.

Kafka ölmeden önce dostu Max Brod'a, bütün eserlerini yakmasını söylemiş. Ben de kitabın ön sözünde olan cümle ile yazımı tamamlıyorum:

Max Brod'a...

Kafka'nın vasiyeti hilafına,
bu büyük yapıtları yakmayarak
bize ve insanlığa kazandırdığı için...




31 Mart 2013 Pazar

Amerikan Menekşesi / İnsan, kendi türünün düşmanıdır.

Bir hikaye düşünün, içerisinde 1 görgü tanığı 2 şahit 1'de sanık olsun. Şahitler polis, tanık polisin yazdığı senaryoyu oynayan bir adam olsun. Ortada isnat edilen suç her ne olursa olsun sanığın kurtulma gibi şansı olabilir mi, suçsuz olsa bile? Ve bu durumu 1 değil yüzlerce sanık itham edilenler için düşünün.

American Violet gerçek bir yaşam öyküsünden alınmış. Yukarıda bahsettiğim tanım ise Regina Kelly adlı kadının Texas'ta başından geçenleri anlatıyor, sadece Kelly değil tabi, bir mahallede oturan çoğu Afro-Amerikan insan için geçerli.

Olay inanılmaz ürkütücü. Amerikan yasalarında Plea Bargain denen bir sistem var ve insanlara işledikleri suçlar karşısında savcılığın pazarlık olarak ceza indirimi / ertelemesi sağlayan yapıya deniyor. İnsanları alabilecekleri maksimum ceza ile korkutuyorlar, halbuki masumiyet karinesine ters, henüz ceza ispatlanmamış iken elleri güçlü olduğu için sadece tek bir ifade üzerinden tehdit ediyorlar. Bu anlaşmayı yapan insanlar devlet güvencesinden çıkıyorlar, oy kullanamıyorlar, sağlık güvenceleri (çocukları da dahil) kalkıyor. Ancak balık baştan kokar ve sisteme hükmedenler yerlerini ve ceplerini sağlamlaştırmak için sistemi kötüye kullanırlarsa ezilen her zaman vatandaş olur. Texas'ta zamanında yaşananlar da bundan ibaret aslında. Amerika da savcıları da halk seçiyormuş ve bundan ötürü Savcının taktiği şu oluyor: Zencileri işlemedikleri suçlardan yargıla, pazarlık yap, seçim haklarını ellerinden al, beyazları onları zencilerden koruduğuna ikna et ve tekrar seçil. Filmin bir yerinde Peder kendi renginden insanlar için şunu diyordu: "Halkımızın yarısı oy kullanmıyor diğer yarısı da zaten kullanamıyor".

Allah'tan ACLU (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) adlı avukatlar grubu ortaya çıkıyor da Regina Kelly'i (Filmdeki adı Dee Roberts) bu zalimlerin elinden kurtarıyor, olayların gerçek yüzünü ortaya çıkarıp daha kötü olmasını engelliyor. ACLU'nun sitesinde geçen ve ziyaretçileri karşılayan söz şu: "Çünkü özgürlük kendi kendini koruyamaz", özgürlük korunmaya ihtiyaç ihtiyaç duyan ve kötülerin eline geçmemesi gereken en değerli varlığımızdır.

Bu hikayenin benzerlerini çok gördük, daha önceki yazılarımdan birinde benzer bir filmi değerlendirmiştim: In The Name Of The Father ve bir Pardon örneğimiz de var. Hal böyle olunca insan ister istemez kendi yarattığı adalet sistemini sorgular hale geliyor. Tanrı'nın indirdiği kurallara iman edip, kendi yazdığımız yasalara boyun eğiyoruz. Kurduğumuz sistemler istismar edilebilir, özellikle devlet kendi kurumlarına sonsuz güven duyar ve  hata yapmayacağını baştan kabul ederse, devamında mezalimin ve zulmün gelmesi kaçınılmazdır. Yasaları yorumlayanlar kendi çıkarlarına göre yorumlar, kendi çıkarlarına göre suçu şekillendirirlerse en masum insan bile idama mahkum edilebilir. Uzun zamandır dünyanın hiç bir yerinde adil bir adalet sistemi kurulamayacağını düşünüyorum, çünkü insanın olduğu her yerde/şeyde mutlaka kötülük vardır. İşin kötüsü bu tür bir durumda masumiyetinizi ispat edebilmeniz için sadece kötü niyetli devlet adamlarını ifşa etmeniz yetmez, çünkü devletler kolay kolay kendi çalışanlarının/kurumlarının hata yaptığını kabul etmek istemez. Masumiyetiniz ispat edilse bile devletin öfkesini üzerinize çekmeniz hayatınızın eskisi gibi olmayacağının işaretidir.

Kıyamete kadar yukarıda anlattığım senaryoyu tekrar tekrar izleyeceğimizin garantisini şimdiden verebilirim.